8bin100 Projesi…

Neden Önemli ?

  • Çünkü “Çiftçilik size göre mi, değil mi ?..” sorusunun yanıtı çok hayati !

  • Aysun Sökmen’in 15 yıllık tecrübesini dinleyin…


♦♦♦ Aysun Sökmen ya da daha iyi bilinen adı ile aysun the sütçü, 2000 yılında doğaya dönenlerden. Bugün T’rakya’daki çiftliğinde ürettiği “çiğ sütü” nün ülkedeki en kaliteli süt olduğunu ve kendisini geçindirdiğini söylüyor.

Onun eşi ile birlikte kurduğu Gündönümü Çiftliği hakkında söylenmiş en iyi söz, “Burası Birleşmiş Milletler gibi…” olmalı. Çünkü Aysun Hanım’ın çiftliği tüm dünyadan tarım gönüllülerin uğrak yeri… Çiftliğin mevcudu asla 10 kişiden az olmuyor.

Ancak dışarıdan bakanın sadece başarı olarak gördüğü bu hikaye, o hikayeyi yaşayanlar için halen süren büyük bir mücadele.

“Ben de bir “ben yaparım”cı idim. Ancak aradan geçen 15 sene gösterdi ki “ben yalnız yapamam”cıymışım.”

Aysun Sökmen, doğada geçen 15 senesini bu cümleyle özetliyor bugün. Üstelik yanında ailesi olmasına, İstanbul’a bu kadar yakın bulunmasına ve de tüm gönüllü trafiğine karşın.

8bin100 isimli projeyi oluşturmasının altında da bu düşünce yatıyor.

81 ilde 100 ‘er topluluk yani 8bin100…

2000 yılında kurduk biz işletmemizi Mehmet’le; kentten kırsala göçmüş iki cahildik.
Ben tekstil sanayicisi bir ailenin 3. kuşak ingilizce iktisat okumuş bireyi, Mehmet çok meşhur sanatçı ailesiyle üniversitede vurma çalgılar öğretmeni.
“Nasıl girdiniz” bu işe diye soranlara “cahil cesareti”diyorum hiç uzatmandan.

Hayatım, minimum maliyetle maksimum faydayı yaratmanın yollarının keşfedilmesini seyretmekle geçti. Hiç unutmam babam banyonun yanına kolileri yığmış, kendi leğenin başına geçmiş, anneme bağırıyor, “Nuray aç, bir koli daha aç” diye. Satılan tişörtler boya veriyor, müşteri geri göndermiş. Babam da inanamaz şekilde kolileri açıp açıp yıkayarak boyası dökülen tişörtleri kontrol ediyor.

İşte o tecrübeler İstanbul’da Merter’den Güneşli’ye tekstil sanayinde devrim yarattı. Ülkemizde kaliteli, sistemli sanayi üretiminin keşfini olanaklı kıldı. Ben her şeyin matematiksel bir düzen içerisinde olması gerektiğini öğrenerek büyüdüm. Şu anki renkli düşünsel kabiliyetime göre, gerçi, tektip bir düşünce şekliydi.

Çiftliği kurarken de öyle tektip düşündük; Az masrafla işi döndüreceğiz, inekler çok süt verecek, para kazanacağız. Endüstriyel bir algıyla kuruldu çiftliğimiz. En ucuz fabrika yemlerini almak, hammaddenin en ucuzunu bulmak, endüstriyel gıda sanayinin atıklarını takip ve keşfetmek işimin önemli bir parçasıydı. Az işçiyle, düşük yem maliyetiyle giderlerimi organize edecek, bol süt veren ineklerimden aldığım verimle de gelirlerimdeki karlılığı maksimuma ulaştıracaktım. Her şey excel üzerinde pırıl pırıl parlıyordu, güzel para kazanacaktım. Üstüne bir de doğurmayı planladığım bebeğim ve kocamla doğada yaşayacaktım.

Tabii zaman her şeyin anası, ilacı; zaman geçip de ineklerimin birer makine değil canlı olduklarını anlamam, sadece canlı değil karakterleri olan farklı bireyler olduklarını anlamam, sadece farklı bireyler değil en az 10-12 sene benimle yaşayacak, onlara hizmet edeceğim iş arkadaşlarım / müşterilerim gibi olacaklarını anlamam, zaman geçince mümkün oldu.

Onlara ne kadar çok bağlanacağımı, onlarla vaktinden önce vedalaşmam gerektiğinde  farkettim.

Bir dişi buzağı, doğduktan (teoride) 24 ay sonra inek oluyor, süt vermeye başlıyor.
Eğer iyi bir gençlik dönemi geçirdiyse ve sahibinden, yetişkinliğinde de ortalama standartlarda, doğala yakın bir hizmet görüyorsa epey uzun bir ömrü oluyor. Doğada sağlıklı bir inek, her sene elma veren bir ağaç benzeri, her sene hamile kalıp doğuruyor. Doğuruyor; loğusalığı atlatıp yumurtlamaya başlayıp yine hamile kalıp yine doğuruyor. Bu sürece buzağılama aralığı diyoruz; sağlıklı bir inek her 365 günde bir doğuruyor.

Hamilelikte nasıl beslenirsiniz onu düşünün, loğusalığınızda nasıl beslenirsiniz onu düşünün. Beliniz ağrır, hamilelikte sırt ve ayak sağlığı ne kadar önemlidir. Bir vücudun her sene bir gebelik ve loğusalığı kaldırabilmesi için iç organlarının ne kadar sağlıklı bir yapıya ihtiyacı olabileceğini düşünün. Eğer bu süreçte beslenmeye dair hata yapılıyorsa; ineğin ömrü uzun değil kısa oluyor. İlk başladığımızda ineklerimin beslenmesine dair yaptığımız hataları farkettik-süratle hazır yemden kendi yemimizi hazırlamaya ve otlatmaya dair programlara geçtik.


Yem fabrikaları protein ve enerji besin değerleri üzerinden böl-topla-çarp-çıkart usulü üretim yaparlar. Bir yerde ucuza şam fıstığı kabuğu vardır misal; Rasyona* kabuğun eklenmesi bir karlılığı işaret eder. Koyarlar kabuğu yemin içine. Maliyeti düşük, inek için besin değeri kağıt üzerinde yüksek hammaddeler hep araştırılır, kullanılırdı. Neticede, fabrika üretimi yemlerde, gıda-sanayi işlenmiş atıklar kullanılır. İnek yüksek süt verdiği sürece, yem başarılı adledilir.

Ama her gün endüstriyel yem yiyen bir inek, her gün hamburger/pizza yiyen bir insan gibidir. Bağırsak ve mide florası mahvolmuştur Ağzı kokar, şeker ve tuza bağımlıdır. Çabuk strese girer. 

Bu gerçeklere bakıyor ama bakış açımızı doğru konumlandırmadığımız ya da yeterince pişmemiş olduğumuz için göremiyorduk. Demek ki pişmemiz gerekliymiş. İnsan bir bir, sevdiği, bağlandığı, her gün her ay her sene hizmet ettiği ineklerini kesmeye başladığında, kasaba satmaya başladığında pişiyor. Yüreğimiz öyle sızladı, öyle sızladı ki sevdiğimiz, dertleştiğimiz ineklerle sırf biz ucuza kaçıp onları iyi besleyemediğimiz için vedalaşmak zorunda kaldık. Ve sonunda ”bir dakika” dedik bu duruma, “Bu böyle olamaz. Varsın daha az süt versinler. Ama daha uzun yaşasınlar. Biz ineklerimize layıkıyla hizmet etmeli ve onlarla mümkün olduğunca beraber yaşlanmalıyız” dedik.


Besleme düzenini değiştirmek üzere kolları sıvadık. Önce fabrika yemini, sonra da endüstriyel mısır türevi atıkları almayı kestik.  Hem kendi yediğimizi, hem de ineklerimizin ne yediğini yakın takibe aldık. Fukuoka okuduk, hayran kaldık. Perma kültür ve bütüncül sistemlere, ekolojik döngüye hizmet eden faaliyet hikayelerine kulak kabarttık.Bu noktada tüketici gruplarında faal çalıştık ve özellikle Fikir Sahibi Damaklar,Defne Koryürek önemli bir zihin açıcımız oldu.

Peletlenmiş , içeriğini tam olarak bilemediğimiz fabrika yemleri yerine kendi öğüttüğümüz tahılları kullanmaya başladık, mısır ve soya kullanımında “0”ı hedefledik, ineklerimizin otlayacağı meralar oluşturduk.Soyada sıfır kullanımı,dolayısıyla GDOsuz üretimi başardık.

Bizimle aynı dönem yatırım yapıp da iflas edip batıp giden çok çiftlik oldu. Bazısı hala, köhne bir çiftlik olarak, “satılık” levhasıyla yeni sahibini bekliyor.
Ama biz böyle olmadık, biz başardık. Batmadık bi kere… Ayakta kaldık ki bu bile bir başarıydı.
Ayakta kalmakla da kalmadık; para kazandık, kar ediyoruz.
Günümüze geldiğimizde; para kazanan, kar eden, işçiliğinin her kuruş hakkını veren, ineklerinin boğazından kesmeyen, borçlarını ödeyen, geleceğe güvenle bakan, yatırım yapan kazançlı ve sağlam bir müesseseyiz. O kadar güzel bir his ki kar eden bir işletme sahibi olmak, anlatamam.
Bir kere iş zaten çok zevkli… Bir de ekonomik sürdürülebilirlik olunca, insan ömür boyu kendini cennette ya da çok lezzetli bir sofrada hissediyor.
Çalıştıkça çalışanız geliyor. O kadar güzel ki mutlu-mesut, yarınlara umutla bakıyorsunuz.


Emeğimize hakkını verenlere şevkle hizmet ediyoruz.

Elbette bize güvenilmesi, doğal gıdaya ihtiyaç duyulması çok onurlandırıyor bizi. Nefis bir his.

aysun the sütçü, piyasa tabiriyle tutmuş bir marka… Ancak bir maddi olarak tatmin olmak, manevi olarak da tatmin olmak demek değil.

Aysun Sökmen’in 8bin100 projesinin temelinde “sosyalleşme ve ekolojik çıkmaz” bulunuyor. Tüm ziyaret ettiğimiz çiftliklerde, çözümü bir şekilde bulunmaya çalışılan, en önemli gerçekti bu.. Aysun Hanım’ın 8bin100 ütopyası, toprağın bir başka gerçeği olan moral mücadeleyi apaçık ortaya koyuyor.

Sökmen’in “yalnızlık” çıkmazından ürettiği bir proje bu..

İşimiz dünyanın en basit işi… Aslında iş demek bile abesle iştigal; çünkü yaşamın ta kendisi… Yedirme, içirme, temizleme ve sevmelerden ibaret bir hizmet işi yapıyoruz Gündönümü Çiftliği’nde…
Uzay gemisi inşa etmiyoruz. Kansere çare ilaç üzerinde çalışmıyoruz. Dünyanın en basit en yaşamsal faaliyetini yapıyoruz. İneklerimizi yediriyor,içiriyor,temizliklerini yapıyor ve onları seviyoruz.

Ancak bu basit işler için, Mehmet ve benim gibi, iki elin erebileceği ölçeğin üzerinde bir ölçekte yatırım yapmış, cahil iki şehirliyseniz: işleri yapabilmek, ineklere hizmete erebilmek için ekibe ihtiyaç duyuyorsunuz. Siz güzel bir domates için neler verirsiniz ama köyde herkes emin olun “kendine kadar” yapıyor.

Ülkemizde zaten eleman bulmak ciddi bir sorundur. Hele hele hayvansal ve bitkisel üretim gibi “basit” bir iş için adam arıyorsanız. İşiniz daha da zor demektir; çünkü aradığınız o eleman “efendi” ve sadece “kendine kadar” çalışmayı tercih ediyor. Gelip niye senin yanında çalışsın ki… Niye özgürlüğünden feragat etsin ? Niye 10 saat senin ineğine baksın ? Özgürlüğün zengini fakiri yok; onu ciğerlerime kadar hissettim ben kırsalda..

Elbette çalışacak birilerini buluyorsunuz. Bulabildikleriniz ise, ne yazık ki, sizi zorlayabilen 3 temel karakter özelliğinde buluşuyor.

1- Ya işi bilmiyorlar,

2- Ya ailesi veya kişiliğinde bu işi yapmasına engel bir sorunsalı oluyor,

3- Ya da kimsesizlik içerisinde oluyorlar.


İşi bilmeyenlerin işi bilmediğini pat(!) diye anlayamıyorsun. Misal bir inek günde ortalama 120 litre su içiyor. Bu miktar, bir çalışanın tedarik etmesi gereken en yaşamsal hizmet…
3 gün yalaklarda kafi miktarda temiz su olmasa facia olur. İnek konuşamıyor, durumu anlatamıyor ki… Sonra “bu inek niye hastalandı” diyoruz. Bilmeyenin, bilmediğini anlamanın bedeli var.

Sorunsalı oluyor diyorum ya; ya bir bağımlılığı var, ya çatışmacı bir kimliği, ya asosyal ya çok tembel,ya ailesi bu işi sevmiyor-küçümsüyor…

Hal böyle olunca alkoliğine çattıysanız içiyor, kalıyor, işe gelemiyor, agresif olanı inekleri dövüyor, asosyal olanı derdini anlatamıyor, bol bol yalan söyleniyor. Netice iki kişi yan yana gelemiyor. İnekler garsonuyla, aşçısı anlaşamayan bir ekibin yönettiği lokantaya gelmiş müşteri gibi hissediyorlar.

Son olarak kimsesizlik içerisinde oluyorlar; Bu kişiler işi bilen ama eşinden boşanmış, babası reddetmiş, ailesi dağılmış vb. nedenlerle kendini göçe vermiş, çok yaralı kişiler oluyorlar. Eğer becerebilirseniz hemen aileye katın bu insanları ve çok sevin… Neye ihtiyaçları varsa da verin. Hem çok bilge oluyorlar, hem de gerçekten aileden…

“BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÇİFTLİĞİ”

Bu basit işi talimatlandırdıkça işi bilmeyen herkesin gelip bize katılabileceğini de gördük. Gönüllü projesine yatırım yapmaya karar verdik. Dedik ki dünyada bir sürü gezgin turist var; biz bu insanlara “yol geçen hanı” olursak, temiz bir yatak, sıcak bir duş ve lezzetli, sevgi dolu yemeklerle hizmet edersek, onlardan da günde 8 saat temel işlerimize el vermelerini isteyebilir, verdiğimiz hizmet kalitesini arttırabilir, hayvan refahında istediğimiz seviyeye gelebiliriz.

İyi ki yapmışız; çok emek veriyoruz ama değiyor. “Birleşmiş Milletler Çiftliği” gibi bir yer oldu burası… Japonya’dan Amerika’ya, Kanada’dan Suudi Arabistan’a, dünyanın heryerinden heryerinden turist yağıyor. Yani çok iddialı konuşmayayım ama Türkiye’nin hiçbir yerinde, bir inek sürüsüne bu kadar iyi, bu kadar eğlenceli hizmet edilmiyordur. Bir gübre bu kadar mı neşeli, şarkılar söyleyip, danslar edilerek sıyrılır. Sabahın beşinde sağımda memeler, bu kadar mı güzel temizlenir. Buzağılara bu kadar mı içten ve istekle bakılır. Çalışan ekip için de ilginç bir deneyim olmaya başladı. Sürekli bir, dünyanın ayağınıza gelme halini yaşıyor, işin rutin temposunda sıyrılıp şenlenebiliyorsunuz.

Gönüllü projesi çok güzel oturdu. Gönüllü evim çok konforlu bir pansiyon gibi… Odalarda önümdeki 4 ay için %80 doluluk var. Biliyorum ki çalışmaya, desteğe gelecek birileri var. Hatta gelenler referans olarak olumlu geri bildirimler yaptıkça, talep de artıyor. Eskiden “gönüllü başvursa keşke” diye dualar ederdim. Şimdi ise günde en az iki saatimi gönüllü başvurularıyla yazışmaya harcıyorum. Amerika’dan bir veteriner fakültesi, bir sene öncesinden rezervasyon yaparak 10 kişilik yer ayırttı mesela. O fakültenin öğrencileri gelip bir ay burada gönüllü çalışacaklar.

Workaway, HelpX, Volunteerbaseve ajansları üzerinden başvuran adaylarla detaylı ve zorlayan yazışmalar yapıyorum. İşimizin pis, yorucu ve ağır bir iş olduğunu, günde 8 saat, haftada 6 günlük emek gerektirdiğini, en az 21 gün gelinebilineceğini yazıyorum. Gerçekten gelmek isteyenlerin, buraya emek vermeyi isteyebileceklerin gelmesini mümkün kılmaya çalışıyorum.

Gönüllülerle, kişisine göre, 21 gün ya da 3 ay hayatı paylaşıyor, ineklere hizmet ediyor ve beraber yaşıyoruz. Müziğin sesini istediğimiz kadar açıp, danslar ediyoruz, avazımız çıktığı kadar bağırarak şarkılar söylüyoruz. Haftanın az 3 akşamı ben pişiriyorum. Türk mutfağı, pizzalar, hamburgerler, börekler elbette vejeteryan seçenekleri… Hatta zaman zaman gönüllülerimle birlikte yemek pişiriyor; sofrada oturuyor sohbetler ediyoruz. Sohbetlerimiz elbette ineklere ve toprağa dair… Onun ayağı, öbürünün memesi, diğerinin tekmesi…
Ama sırf ineklerle kalmıyoruz elbet; doğa konuşuyoruz, sanat konuşuyoruz, dünya politikalarını, eğitimi, sağlığı konuşuyoruz. Son bir senedir farkettik ki; Mehmet’le biz aslında gönüllülerimiz sayesinde sosyalleşebiliyormuşuz. Farkettik ki biz aslında çok yalnızmışız.

2000 yılından beri 15 senedir burada yaşıyoruz, 16 sene olacak neredeyse.
Ne köyümüzdeki kendi yaşıtımız insanlarla sosyalleşebilmişiz.  Ne de şehirde geride bıraktığımız ailemizle, arkadaşlarımızla sosyalleşebilmekteyiz.

Yalnızız… Ama şehirdeki gibi bir yalnızlık değil bu.

Daha çok cenneti bulmuşsun da oraya sevdiklerini çağıramıyorsun gibi… Daha çok Edward Munch’un “Çığlık” tablosundaki gibi rengarenk mus mutlu bir yalnızlık.

Gönüllüler gelip bize katıldıkça; bize bu konuda ayna oldular.  O kadar zevk aldık ki bu sosyalleşmeden; çölde su bulup da kana kana su içmişiz gibi oldu başlangıçta…
Ama aradan 3 sene geçti ve gördük ki her gelen gönüllü birgün gidiyor. Ama 15 gün ama 3 ay sonra gidiyor. E çok insani ilişkiler kuruluyor; bağlanılıyor ve ayrılıklar insanı çok üzüyor.
Bir ara her gönüllü ayrıldığında arkalarından bildiğin ağlar buldum kendimi…

Her kentten kırsala göçmüş sonradan görme köylü gibi Mehmet ve ben de çok yalnızız ve sosyalleşmeye ihtiyacımızı farketmekteyiz.

Sosyalleşmek bir ihtiyaç… Ve bunun olmayışı devam etmeyi mümkünsüz kılıyor. Bizi üzen boğazımızı düğüm eden çıkmazımız; cenneteki yalnızlığımız.

Etrafımızda 12 komşumuz olsa; birlikte toprağa hizmet edebileceğimiz burada kök salmış. O zaman farklı olur.

8BİN100’ÜN İLK ADIMI GÖNÜLLÜLÜK

Bu noktada, her doğaya dönüş hikayesinin birbirinden farklı olduğunu, kendi içinde eşsiz olduğunu belirtmekte fayda bulunuyor. Çiftlik hayalinin peşinden koşanlar, ama yeni komşuları ile ama maddi problemlerle, öyle ya da böyle bir mücadelenin içindeydi. O nedenle “yalnızlık” olgusunun biraz da kişinin kendisi ile alakalı olduğunu unutmamak gerekiyor.

Peki 8 bin 100 projesi gerçekleştirilebilir bir hedef mi ?

Dahası çiftlik hayali kuran bireyler bu yolculuğa çıkmaya hazır mı ? Aysun Sökmen, doğada geçen yılların verdiği tecrübeyle bir yol haritası çıkarmış.

Bu haritadaki ilk adım bir çiftlikte gönüllü çalışan olmayı gerektiriyor.

Dünyanın heryerinden gönüllü misafir kabul ediyoruz çiftliğe… Günde en az iki saatimi onlarla yazışmaya ayırıyorum. Onları zorluyor, gerçekten kırsalı deneyimlemek isteyip istemediklerini daha yazışma esnasında sorguluyorum. Sanırım, ortalama, yazıştığım her 10 kişiden 2 ya da 3 kişi buraya gelmeye karar veriyor.

     Gönüllüler 3 farklı ajans üzerinden bize başvurabiliyorlar.

• ” http://www.helpx.net/host.asp?hostID=18579&network=3

• ” http://www.workaway.info/965849661447-en.html

• ” http://www.volunteersbase.com/europe/turkey/learn-all-about- dairy-farming-in-istanbul_i597

Bu ajansların herbirinde Gündönümü Çiftliği’ne dair tanıtım sayfası var. Resimler koyuyorum, gelenler burada yaşadıklarına dair geri bildirim ve izlenimlerini yazıyorlar. Böylelikle dünyayı dolaşan herkes aradığına yakın bir şeye bir adım daha yaklaşabiliyor. Üreterek gezmek, öğrenmek isteyenler için son yıllarda gelişen pratik bir turizm metodu bu…

Bu ajanslara kayıtlı noktalarda konaklamak ile bir turizm acentasına gidip otelde yer ayırtmak arasında çok büyük bir fark yok.

En büyük fark bu sistemde:

  • Para geçmiyor.
  • Kredi kartı kullanılmıyor.
  • Ödeme 8 saatlik işçilik karşılığında alınıyor.
  • Alınan işçilik hizmeti; yeme, içme ve barınma hizmeti karşılığında takas ediliyor.

Tüketerek değil üreterek tatil yapmayı sevdiklerini söylüyor gelenler. Pazarlanan turizmi değil, yaşanan gerçek kültürü keşfetmek istediklerini anlatıyorlar. Kimi ev yemeği peşinde oluyor, kimi de kendi gibi düşünenlerle sosyalleşebilecekleri bir ortam aradıklarını söylüyor. Kiminin varlığı, parası oluyor, uçakla geliyor. Kiminin beş kuruşu olmuyor, otostopla geziyor.
Gelenlerin %99’u hayatlarında hiç inekle çalışmamış oluyorlar.
Kenarda durup bakmayı değil içine girip yaşamayı, deneyimlemeyi, mücadele etmenin getirdiği hissi seviyorlar sanırım.

İki tür gönüllü geliyor;

Ya 18-30 yaş arası, liseden mezun olmuş ama üniversiteye gitmemiş. Üniversiteden mezun olmuş ama ciddi bir işte çalışmamış. Evlenmemiş, henüz kök salmamış.

Bir sene dünyayı gezmeye, farklı kültürler ve meslekler tanımaya karar vermiş gençler… Güçlü kuvvetli, şen şakrak bir profili oluyor bu gençlerin…
Ama basitin tekrarından oluşan işimizin görece monotonluğunda çiftliği sirke çevirebiliyorlar.

Çok sorumluluk alabileni de var ;hayatında belli ki hiç sorumluluk almamış olanı da.
Ahırda bok sıyırırken, sağımhaneye giden inekleri haydarken, buzağıları öpüp koklarken ya da akşam yemeği sonrası sofrayı toplarken, bu gençlere dair her türlü gözlemi yapabiliyor insan. Ve umut doluyor.

Öyle güzel sorular soruyorlar ki cevaplarken insanlığa katkınız oluyor havasına giriyorsunuz

Onlarla gençleşebiliyor, basit bir bulaşık yıkama tekniği öğrettiniz diye kucaklanabiliyorsunuz.
Burada önemli olan, gencin bilmediğini biliyor olma şuuru, merak eden enerjisi ve sizden öğrenmek istediklerini almaya dair olanın sabrı, ısrarı, iştahı…

Çiftlikte “maske” takamıyorsunuz, her şeyimizle oradayız zaten…

İkinci tür gönüllü profili ise 30-50 yaş arası; aslında 50 dememeliyim. Ucu açık zira… 76 yaşında da gönüllümüz oldu; şahaneydi.

Bu profil gönüllülerim işinden ya da eşinden ayrılmış, iflas etmiş, bir travma yaşamış veya sadece hayatının gittiği şeklinden memnun olmayıp da kendine hayatta bir senelik bir boşluk yaratmış, “bi’ dakika yaşamak istediğim hayat bu değil” deyip kendini yollara atmış insanlar oluyorlar.

Herbirinin birer meslekleri olması sizin de o dala dair donanmanızı mümkün kılıyor.
Genelde en az bir ya da daha fazla beceriye ve sorumluluk algısına sahipler. Hayat görüşleri açısından vermeye de en az almaya oldukları kadar hazırlar. Çok meşhur elmalı turta tarifim Vermont’lu Katie’dendir misal… İneklerin aralıksız sevgi beklentileri ya da süregelen rutin iş, bu kişilerin odaklanmalarını kafalarını boşaltmalarını sağlıyor sanırım.

Çoğu, ilk gönüllü profilinin aksine, uzun dönem kalmaya geliyor ve hepsi benzer sonuçlarla buradan ayrılıyorlar. Rehabilite olduklarını, iyileştiklerini söylüyorlar. Her ne ise onları buraya getiren düğüm; o düğümü çözmüş oluyorlar.

Aysun Sökmen’in 8bin100 projesinin ilk adımını da gönüllülük oluşturuyor.

8bin100’de kırsala göç ederek, hayatını kurmak isteyenlerin en az hasarla süreçleri atlatabilmeleri için tüm tecrübelerimizi ortaya koyarak bir sistematik geliştirdik.

Kentten kırsala göçmek isteyen, plan yapan, hayal kuran kişi için;

– İlk Adım; Gönüllü Çalışan Olmak: Kentte kurduğum bir kırsal hayali var; bu hayal ile pratikteki kırsal ne kadar örtüşüyor ? İçerisinde olmak istediğim kırsal burası mı ? Bu sorunun cevabını, 4 ila 15 gün arasında bir çiftlikte kalarak cevaplayacaksınız.

Günaşırı 05:30’da kalkıp çalışacak, bir inek çiftliğini deneyimleyeceksiniz. İneklerin hareketlerini öğrenecek

  • Bok sıyırma,
  • İnek sağma,
  • Buzağı besleme,
  • İneklerin yemini hazırlama,
  • Süt şişesi doldurma,
  • Fayans ovma,
  • kovama yıkama,

Ve bunları her gün yapmanın, basitin tekrarını zorluğunu deneyimleyeceksiniz. Kokacak, elleriniz nasır olacak, yorulacaksınız.

Hayatınızın en güzel uykularını uyuyup, bir buzağının doğumuna tanık olacaksınız.
Ya da kesmek zorunda kalacağımız bir ineğin yüklenmesine yardım edeceksiniz.

Güzel yemekler yapıp yiyecek, günde aldığımız 21 bin nefesin kırsalda ne kadar lezzetli olduğunu gözlemleyeceksiniz.
Hayatta bugün ne giysem gibi bir sorununuzun olmadığını, ayağınıza uyan su almayan bir çizmenin nasıl bir nimet olduğunu, 3. haftada artık bazı ineklerin sizi daha çok sevdiğini ya da bazılarının sizi saymaya başladıklarını deneyimleyeceksiniz.
Yağmurun ne kadar güzel yağdığını, yılanların ne işe yaradığını, güneşin ne güzel doğduğunu, havanın ne kadar güzel koktuğunu, trafiksiz de bir hayat olduğunu, taze sağılmış süt ve yumurtayla kahvaltının ne demek olduğunu  keşfedeceksiniz.

Ne yaşarsanız yaşayın, çiftlikte maske takamıyoruz, her şeyimizle oradayız zaten. Benim göstermeye çalıştıklarımı değil kendi gördüklerinizi yaşayacaksınız ve iki temel soruya cevap bulacaksınız:

Soru 1- Kentte kurduğum bir kırsal hayali var; bu hayal ile pratikteki kırsal ne kadar örtüşüyor ?

Soru 2-İçerisinde olmak istediğim kırsal burası mı?

8BİN100’ÜN İKİNCİ ADIMI: MİNİ PROJE TASARIMI

8bin100 projesinin her aşaması aslında bir tecrübe takası anlamına geliyor. Aysun Sökmen, bu hayali kuran şehirli çiftçiler için laboratuvar işlevi görmüş denilebilir. 8bin100’ün her maddesi Sökmen’in ya kendi deneyimlerinden ya da çevresinde gözlemlediği kişilerin tecrübelerinden süzülerek geliştirilmiş.

Bu yola çıkmayı planlayanlar için paha biçilmez bilgiler bunlar.

Sökmen “devam” kararı almış gönüllüler için ikinci aşamayı, mini proje tasarımı olarak adlandırıyor.  Buradaki mini ifadesi, 12 aylık bir süreye karşılık geliyor.

Kendinize 12 ay süre temin etmelisiniz.
Ama bunu yaparken köprüleri yıkmamalısınız.
Eviniz varsa satmayın, işiniz varsa ücretsiz bir yıl izin almaya çalışın.
Kendi işiniz ise tasviye etmeyin, bir sene yönetecek birini bulun.

Boşanmayın, arabanızı satmayın, bankadan kredi almayın, ben göçüyorum demeyin daha…
Sadece hayatınıza bir senelik bir mola veriyor gibi düşünün.

Belki sadece İstanbul belki sadece Türkiye’ye özgü bir durum içerisindeyiz.
Dolayısıyla için için kırsala yerleşmeye yanıp tutuşuyorsanız önce bu bir senelik vakti yaratın.
Tüm paranızı, hayallerinizi bağlamayın henüz… Hayal ettiğiniz ütopyada düzlüğe çıkabilmenin, dikenli yolları var.

Yakın zamanda “kırsala göçüyorum” diyenleri dinleyin.
Sadece sosyal medya paylaşımları üzerinden değil; yüreklerinden anlatacaklarını dinleyin.
Çoğunun başlangıç enerjilerinin uzun dönemde bir hayal kırıklığına, bir tatminsizliğe dönüştüğüne şahit oluyoruz biz.

Halbuki hiç gerek yok.
Sadece 12 ay süre alın ve mini bir proje yapın.
Kök saldığınızda ne yapmak istiyorsanız o konuya dair bir fizibilite çalışması bu… 

Mini projenizde 10 koyun alıp bunu deneyimlemeyi öngördüyseniz, projenizde bu koyunlara ve kendiniz için yapacağınız harcamalarla satıldıklarında başabaşı mümkün kılacak satış fiyatlarını öngörmelisiniz.

* Ben bir sene için barınmaydı, işçilikti, yemdi, mini yatırımdı, cep telefonumdu, sigaramdı, falan TL harcayacağım
Ve dolayısıyla,
*Ben bir sene boyunca 10 ton koyun sütü üreteceğim; o zaman litresi 20 TL den satmalıyım

*Şu kadar koyun yünü olacak; şu kadar TL”
*Her ay 2 kez koyun otlatma ve sağma atölyesi yapacağım; şu kadar kişiden şu kadar eğitim hizmeti gelirim olacak
*Sene sonunda şu kadar koyun gübresi biriktirmiş olacağım.
*Şu kadar kuzu,
*Bu kadar et,
*Bu kadar post,

Yıl boyunca üretmeyi planladığınız tüm ürün ve hizmetlerinize dair niyetinizi; satış fiyatlarıyla belirtmenizi istiyoruz.   

Projenizi tamamladığınızda bizden de gelen 3 destek taahhüdünü ekliyorsunuz. Vermeden almak olmaz; biz de 3 destek veriyoruz, komşuluk niyetinize karşı. İlk destek ücretsiz diğer ikisi ücreti karşılığında

1) İlk destek tanıtım, lojistik ve tahsilat desteği :

Mini projenizde belirlediğiniz ürün ve/veya hizmeti belirlediğiniz satış fiyatı üzerinden, herhangi bir kar koymadan, komisyon almadan, ücretsiz olarak bir sene boyunca tanıtmayı taahhüt ediyoruz. Gerek kayıtlı 2 bine yakın üyemize gerekse de sosyal medyada bizleri takip edenlere sizi anlatacağım. İneklerimi, sütümü anlattığım gibi… Hikayenizi, olan biteni, ürünleri anlatmamı isteyeceğiniz her şeyi 7 cihandaki herkesler duysun tutkusuyla anlatacağım. Tanıtmamın peşine, kayıtlı kapı teslimi üyelerimizden ürün ve/veya hizmeti isteyenler olabilecek. Bizim süt zaten gidiyor; sizin ürün de aynı kapıya gidecek. Sistem hazır nasıl olsa.

Koyun örneğinden devam edelim; 250 cc’lik cam şişelerde koyun sütü hayal ettiniz.
Olmaz mı olur; Şişecam’dan size şişe de alırız.
Duyururum “5 TL’den koyun sütü” diye…

İsteyen üyelere şişelerin lojistiğini yaparım. Sizin sütü bizim süte katık edip de yoğurt mayalayan üyelerimizin misler gibi nurtopu gibi lezzetli yoğurtları olur.

Lojistik çalışma esnasında üyemizi evde bulabilmek, yoksa yedek teslimat talimatında belirtilen noktaya yönelmek, ürün bedelini tahsil etmek, işimizin, emeğimizin büyük bir parçası.
Veresiyeye kaymaya meyilli bir toplumuz. Tahsilat takibi her sütçünün önemli bir meşgalesi. Prensipli bir intizamda çalışma ve takibi gerektiriyor.

Ama biz bu konuda da iş bırakmıyoruz size.
Satışa konu ürün veya hizmetinizin tahsilatını yapmayı ve her hafta adınıza toplanan parayı size vermeyi taahhüt ediyoruz.

2)İkinci destek barınak desteği

Ne kadar mini olursa olsun projeniz; bir sene boyunca yaşamak üzere alıştığınız düzenden başka bir düzene gidiyor olacaksınız.
Nerede yaşanacak ?
Köyde ev mi kiralanacak ?

Ne çok detay var düşünecek !
Halbuki tüm bunlara ne gerek var ki…
Gönüllü evimizde size bir oda tahsis edebiliriz isterseniz.
Sıcak su, temiz çarşaf, dolu bir buzdolabı, her gün tam pansiyon yemek pişme/pişirme/yeme düzeni.
Evet tamam, kesinlikle insanın kendi düzeni gibi olamaz.
Ama bir düzendir isterseniz; buyrun gelin tam pansiyon barının.
Bir sene boyunca sadece işinize odaklanın.

Eğer dilerseniz barınak desteği alın ve odaklanın işinize… Misal, koyunsa, koyunlara dair bir senede görebileceğiniz en fazla şeyi görebilin. Uğraşmayın kapla kacakla diye düşündük.
Biz başladığımızda ne yalan söyleyeyim çok üşüdük; barınma ve yeme içme düzeniyle ilgili çok vakit harcadık. Bir taraftan inekleri öğrenmek, işin gerektirdiği mücadeleyi vermek ama diğer yandan da evde düzen oturtmak… Kabus gibi dönemler yaşattı bize.
Akmayan sıcak bir dam, dolu bir kiler, düzenle pişen yemekler, belki akşamları TV’de güzel bir film veya belgesel, temiz cam çerçeve nimetti. “Camlarım çok pis” diye ağladığım günler bile oldu. Gerçi ben “sana yağ” reklamına bile ağlarım ama o günlerde işime odaklanabileceğim bir düzen olsaymış, her şey en az bir tık daha kolay, daha az yıpratıcı olurmuş diye düşünüyorum.

3) Üçüncü destek işçilik desteği

Mehmet ile başladığımızda, işçilik büyük sorundu bizim için… Eleman bulmak ya çok zor, ya çok pahalı idi.
Komşumuz, projesinde, işçilik ihtiyacını gönüllü desteği alabilsin diye düşündük.

Yine misal koyunlarınızdan gidelim.
Projede şöyle yazdıysanız:
“Ben günde 2 saat koyunlarımı sağmak ve ağılları süpürmek üzere 1 gönüllü…. Haftada birgün de pazar günleri, ben tatil yaptığımda, temel işlerimi yapıp koyunlarıma baksın diye 2 gönüllü çalışan istiyorum.
Hay hay.

Hali hazırda buradaki gönüllüleri size koordine etmek çok kolay.
Hem de imecenin temellerini atıyor; ülkemizin öz kültüründe olan bir tohumu yeniden filizlendirmeye zemin hazırlıyoruz.

Gönüllülerin olmadığı ya da yetmediği birgün bir hafta olduğunda ben biliyorum ki siz o pazar konsere/düğüne gideceksiniz misal… Ve koyunlara yardım ihtiyacınız var. Ben devreye girip size yardımcı olmam gerektiğini biliyorum. Yavaştan köy komşusu olmaya başlıyoruz işte destekle, umutla…

Bir senelik mini proje deneyimi süreci bitiminde 3 temel sonuca ulaşmanızı öngörüyoruz.

1- Kırsalda devam etmeyeceğim; kente geri dönüyorum
2- Geleceğimi koyunlarımda ve kırsalda görüyorum; ancak burada değil başka bir 8bin100’de devam edeceğim.
3- Geleceğimi koyunlarımda ve burada, bunu kırsalda görüyorum. Burada köklenmek üçüncü adımı burada atmak istiyorum.

“Kırsalda devam etmeyeceğim, kente geri dönüyorum” dediyseniz,
Çok şanslıyız.

En az dört senelik bir üniversite okur gibi bilgilerle donandınız ve sadece bir sene harcadınız.
En az 50’bin TL kurtardınız. Belki 100 belki 200 bin TL… Sizi üzecek bir yatırım yapıp, paranızı bağlamadınız, en ekonomiğinden bir deneyim yaşadınız.

“Geleceğimi koyunlarımda ve kırsalda görüyorum; ancak burada değil-başka bir 8bin100’de devam edeceğim.” dediyseniz,

Çok şanslıyız.
Nasıl oluşacak ki başka türlü 8bin100 tane topluluk… Geleceksiniz, deneyimleyeceksiniz ve daha iyi hissedeceğiniz bir yer varsa oraya gidip ikinci, üçüncü, dördüncü, bininci, ikibininci ve 8bin100’üncü topluluğu kuracaksınız.

Ya kuracaksınız,
Ya da kurulmuşu koyunlarınızla tamamlayacaksınız.

Ya diyeceksiniz ki; “bizim de Malatya’da (misal) dededen kalma bir arazimiz var. Kayısı ağaçlarımız var. Kayısısı, koyunu, keçisi, arısıyla ve ineğiyle 6 haneli bir 8bin100 oluşturacağız biz de…
Olmaz mı diyeceğiz !

“Yaşasın” diyeceğiz elbette…
El vereceğiz diğer hanelerinize uyan göçmek isteyen komşuları, tarım çalışanlarını yönlendireceğiz size…

Ya da diyeceksiniz ki; “beni güneyde, doğuda, batıda, Orta Anadolu’da koyuncu komşu arayan 8bin100’e yönlendir. Bir ziyaret edeyim, koyunları alıp oraya gideyim ben” diyeceksiniz. Ve oraya gidip emekleyen bir topluluğa el vereceksiniz.

“Geleceğimi koyunlarımda ve burada, bu kırsalda görüyorum, burada köklenmek üçüncü adımı burada atmak istiyorum” dediyseniz zaten o gün bizim için kutlama günüdür.

8BİN100’ÜN ÜÇÜNCÜ ADIMI: KÖK SALMAK

Göstermeye çalıştığım resimde, ülke genelinde 8bin100 topluluk var. Hepi topu her topluluk 100 kişi… Ortalama 12 dairelik bi apartman kadar, her bir topluluk.
Tek fark dikeyde değil de yatayda…
Tek fark işyerleri…

8bin100’de işleri aynı toprağa aynı tüketici topluluğuna hizmet olacak bu insanların.
Ekonomik, sosyal ve ekolojik refahları, bereketleri, gelecekleri, barışları var. Bu topluluklar kendi aralarında gönüllü, göçer ve ürün takası yapıyorlar.

Kolay mı ? Herkes en iyi anlaşacağı komşu topluluğunu oturtacak; üretimini, satışını oturtacak… Elbette kolay değil.
Olur ama… 20 sene de buna ikna gönülüller olursa bol bol yeter bu süre.
Biraz fazla kurbağa öpmek gerekir prensleri bulmak için; azıcık diş sıkmak gerekir.
Ama sabretmek,
Yapmadığımız şey değil ki…
Hele hedefe kilitlendikten sonra !
Hepi topu 80-100 bin kişiden bahsediyoruz.
Eğer 20 sene içerisinde 8bin100 topluluğa ulaşabilirsek;
Yeniden kurarak veya var olan oluşumları harekete katarak-dokunarak,
Eğer 20 sene içerisinde, herkes 10-15 komşu bulabilir, uyuşabilir, oturabilirse bi yerde,
Asgari müştereklerde uyum edebileceği komşularıyla üretebilir, yanı başındaki tüketicisine ürün satabilir, yaşayabilirse, musmutlu besleyebilirse toprağını, hizmet ederse ekosisteme,
Eğer 20 sene içerisinde 8bin100 toplulukta 3. adıma karar vermiş, köklenmek isteyen yürekler olabilirse,
3. adımda kök salmaya karar vermiş, hedefi belli bu bireyler,

Eğer 20 sene sonra çoluk çocuğa karışmaya karar verirlerse,

O çocuklar anlaşan 12 komşulu, gerçek, dayanışan, paylaşan bir ortamda büyüyüp,


Yakındaki civarın asli halkı, gerçek yaşayanların olduğu köyde okula gidebilir, topraktan gelen gerçek insanlarla arkadaş olur ve köyün asli halkıyla kaynaşabilirler, bizleri veliler üzerinden kaynaştırabilirse,

İşte o zaman,
Bu çocuklar 20 yaşına geldiklerinde,

Köylüyle kaynaşabilmiş üretmeyi bilen,
Gerçek gıdanın tadını paylaşmayı, dayanışmayı bilen kendine yeten, sisteme mecbur durmayan, bireyler olurlar.

İşte “Ütopya” o ki;

Bu bireyler bugünden 40 sene sonra, daha çok var-biliyorum, bazılarımız 40 sene yaşayamayacak bile…

20 sene sonra, 8bin100 toplulukta köklenmeye karar etmiş insanların çocukları 20 yaşına geldiklerinde,

Bugünden 40 sene sonra,

Daha barış dolu bir geleceği mümkün kılmazlar mı ?

Yakındığımız bugün, dün mutfakta doğranıp, pişmedi ki !

Elbet birileri 40-50 sene öteyi öngörerek hayaller gördü de ondan ötürü yaşanıyor, yaşananlar.

Bizler niye 40 senelik bi hayal kurmayalım ki ?

Bugün “Hayalim bi’ çiftlik” diyen 8100’den çok daha fazla aile bulunabilir. Adı ne olursa olsun, önemli olan, bu hayali kuranlara güç verecek, hayalini yaşayanları ise bir araya getirecek çatı örgütler kurabilmekte.

Batı özellikle de Amerika bu konuda önemli bir mesafe kat etmiş durumda.

“Yeni Çiftçiler”, tüm Amerika’da, bir çok organizasyonel çatı altında bir geliyor.  “Beginner Farmer” adlı kurulum bunların en bilineni… Bir çok üniversite, “Çiftçiliğe Başlayanlar” olarak çevrilebilecek bu kurulumun çatısı altında, aynı habitatta yaşayan çiftçileri, bilgi takası noktasında bir araya getirmeyi başarıyor.

Bugün Amerikan Tarım Bakanlığı’nın kredilerinin neredeyse yüzde 50’si tarıma yeni başlayanlara veriliyor. Çiftçi başına dağıtılan 182 bin dolarlık kredi, doğaya dönenlerin sayısını yüzde 15 oranında yükseltmiş. Amerika’da genç profesyoneller artık çiftçi oluyor.

Kurulan bu çatı örgütlerin amacı da yeni çiftçileri, doğru bilgiyle, doğru tecrübeyle bir araya getirmek.

Müthiş bir açık kaynak paylaşım söz konusu.

“Çiftlik muhasebesi nasıl tutulmalı?..” dan tutun, alıcı ailelerin e-mail listelerine kadar uzanan bir bilgi takası bu…Gündönümü şimdilik Tavukçu komşusunu bulmuş bile;yakında da yerleşkenin tezekten evler inşaatına başlıyor.2019 yılına kadar çeşitli hayvansal,bitkisel ya da altyapısal üretim ve himzet verebilecek 12 komşuya ulaşmaya çalışıyorlar.

Share on Facebook497Share on Google+0Tweet about this on Twitter0Share on LinkedIn0Email this to someone

Bir Soru Sorun

yorum

Çiftlikler, İnsanlar, Maceralar