Hayalim Bi' Çiftlik

Hadi Ben Kaçtım… – Bodrum

Şehirden kaçışın sebeplerinden biri de zaman…

Bu hikayenin başlığı, hikayenin kahramanı tarafından belirlendi. Üstelik uzun süre önce atılmış bir başlık bu…

Hayır, Ahmet Coka uzun senelerdir doğada yaşamıyor. Ama uzun süredir tuttuğu “hadibenkaçtım” isimli günlükte şehirden kaçış süreci üzerine çok yazmış, çok çizmiş, çok düşünmüş biri o…

Peki İstanbul’un en güzel noktalarından birinde doğmuş, en güzel noktalarında yaşamış olan biri neden şehri terk etmek ister ?

Şehirden kaçışın, tek bir nedene bağlanamayacağı çok açık… Ahmet Coka’yı şehiden kaçırıp, Bodrum’a getiren “zamanın değeri” olmuş… Bugün “ben halen İstanbul’da çalışıyorum” dese de şehrin hızını geride bırakmayı başarmasını mutlulukla anlatıyor.

Bodrum’daki ikinci yılınla ilgili bir yazıya nasıl başlardın ?

Şöyle başlarım herhalde; bir yıllık Bodrumlu olmakla iki yıllık Bodrumlu olmak arasında çok büyük fark var derim. Çünkü her geçen gün farklı bir şey keşfediyorsun burada… Bodrum’da seni keşfediyor bu arada tabi… Düne dair fikrin bugün değişmiş olabiliyor. Mesela bahara ilk girmemizle evimizin önü otlarla doldu. Artık orada bir inek görmeye başladık. O inek Eda teyzenin ineğiymiş.  İsmi Eda olan bir teyze zaten çok acaip bir şey…

“Bu otlar ilaçlı değilse ineğimin yemesi problem olur mu ?..” dedi bize… Biz de “hayır olmaz tabii ki” dedik… Biz o günden sonra günümüzü Eda teyzenin ineğiyle geçirmeye başladık. Bir gün Eda teyze bir hırka bırakmış otluk alana, yağmur yağmaya başladı. Ben de ıslanmasın diye o hırkayı içeri aldım. Sonra Eda teyze geldi ve o hırkayı inek için bıraktığını söyledi. “Beni görmeyince korkuyor ondan bağırıyor.” dedi. Ben böyle bir ilişkiyi başka bir yerde yaşayamazdım, gözlemleyemezdim herhalde… 

Günlükte Bebek’teki çocukluğundan büyük bir özlemle bahsediyorsun… Oradan bir cümle bu: Şimdi teyze dediğime bakmayın ama biraz da Markela Teyze’nin elinde büyüdüm. Yani yarı annemdir o da.. Yorgo Amca’dan harçlık almışlığımız var. Dimitri’nin pusetini beraber salladığımız Mihail’le yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi. Ama gün geldi hepsi Atina’ya gitti. Özlenmez mi şimdi çocukluğun kokan bu insanlar… Özlüyorum hem de kalbim parçalanırcasına.” …

Beni Bodrum’a yönlendiren biraz da bu oldu… Çocukluğuma dair ilişkilerin hala devam ettiği bir yerde yaşamak istedim. Bu insanlar bir gün gittiler. Mahallemiz çok değişti. Bebek’in gözünün feri kaçtı. Top oynadığımız arsa, üzerinde bina yükselen bir yer oldu. Bakkallar, marketlere dönüştü, önlerine Algida dolapları geldi. Dolayısıyla çocukluğuna dair her şeyin çalındığını fark etmeye başlıyorsun.

Tek sebep çocukluğundaki samimiyeti bulmak istemen mi ? Tuttuğun günlükte “zaman, paradan çok daha kıymetli” diye bir söz var….

Şehirde her şey çok hızlı… Hep bir yetişme, yetiştirme hali… Herkes hızdan bahsediyor… Telefonlarımız da 4.5 G oldu. Daha hızlı, limitsiz internet kullanalım… Hız, hız, hız… “Sona bu kadar hızlı koşulur mu ?..” diye düşündüm. Kendi adıma sona bu kadar acele etmemek gerek diye düşünüyorum. Benim ömrüm bunu haketmiyor. Biz domatesi bile koşturuyoruz. Domatese bile yapıyoruz bunu… Yaz meyvesini koşturarak, kışa yetiştiriyoruz. Halbuki domatesin bir zamanı var. Zaman bu anlamda bence paradan kıymetli… Yerine koyamadığın bir şey çünkü…

Bir yılı geçti herhalde… Akşam 10’da yatıyorum sabah 6’da kalkıyorum. Ve bu büyük bir nimetmiş. Ben reklam ajansında çalışıyordum. Tüm iş hayatı sürekli sabahlamalar, sürekli çalışıyoruz… Bu arada tuhaf şeylerle övünür olduk şehir hayatında… “Kaç gündür iştesin ?..” İşte “üç gündür çıkmıyorum işten”… Bu övünülecek bir şey değil… “Üç gündür tost yiyorum, beş paket sigara içtim”… Bunlar bir övünç kaynağıymış gibi başarı kıstasıymış gibi gösteriliyor, yaşanıyor. Hani birbirimizle alay ederiz ya “ne o tavuk gibi erkenden yatıyorsun” diye….  O tavuğun bildiği bir şey var bence… Bilgece olan o…

Gece 3’e kadar çalışıyorsun, ertesi sabah 9:30’da işe geliyorsun ve bakıyorsun ki sana dönen suratlar asık… Hangi şirkette çalışırsam çalışayım bunu yaşadım. Üstelik ben işini iyi yapan bir insandım. Gece 3’te işten çıkıp 9:30’da işe geldiğimde suratsızlıkla karşılanmak benim çok ağrıma giderdi. Ama kanser olup, gece 3’te değil normal mesai saatleri içinde çalışmaya başlayınca gördüm ki böyle de çalışılabiliyormuş.

“Kaçışınla” kanser ne kadar bağlantılı ?

Bu soruyla ilgili şu hikayeyi anlatabilirim… Kemoterapiye gitmem gereken bir sabah annemle birlikte evden çıkmıştım. Sabah kalabalığı yüzünden taksi bulmak zor, bir araba bulduk. Taksici ”Nereye” dedi. “Nişantaşı”na ” dedim. Adam “trafik var, götürmem” dedi. Ben “hastaneye gitmem gerekiyor” dedim. Ağzımda maske falan var. Taksici bana cevaben “her koyun kendi bacağından asılır” dedi beni ve annemi  indirdi arabadan… Ben hayatım boyunca hiç bu kadar üzülmedim…

Günlüğünde 11 senelik bir hayal olarak anlatıyorsun bugün yaşadığın hayatı…


Kendimi topun içinde çizdiğim çizimler var. Hani sirk topları vardır ya, adamlar içine girer ve top onu bir fileye fırlatır…  Ben kendimi topa çıkmış, içine girmiş, ama fitile uzanamaz şekilde çiziyordum hep… Fitili ateşleyebilmem için toptan çıkmam lazım… Ofiste çalışırken, “kaçışla” ilgili hayal kurarken her boşlukta böyle şeyler çizerdim. İstanbul’da böyle hayallere dairdi çizimler. Ben artık benim çizimlerimi takip edenlere, Şubat ortasında badem ağaçlarının nasıl çiçek açtığını, nasıl koktuğunu çizmek istiyorum. Ya da buradan İstanbul’un nasıl gözüktüğünü… Ama bunu bir Bodrumlunun gözünden çizmek istiyorum. Bunun için biraz zaman gerekiyor ama…

En başta Bozcaada’ya yerleşmeyi planlıyordum. Aşık olmuştum Bozcaada’ya. Sonra sağlık problemleri çıkınca “Bozcaada olmayacak anakarada bir yer olması lazım” dedim… Marmaris, Selimiye’de bir yer buldum. Bir arsa aldım. Bu yerleri tanışmalarla buluyorsun, tesadüflerle buluyorsun… Bir elektrikçinin sayesinde buldum ben bu arsayı… Sonra hayatıma bir kadın girdi. Harika bir kadın… “Hülya’yı böyle hızlı bir şekilde inzivaya sokmayayım” diyerek rotayı Bodrum’a çevirdik. Yakaköy diye bir yer burası… Bodrum’un genelinden çok daha farklı bir yer. Bir köy… Benim evimde site içinde, ama sitenin sırtını köye yaslamış tek evi…

Tüm bu kaçış hayali kurma süreci reklam şirketlerinde çalışarak geçiyor. “Yaşadığımız hayatlarla ilgili tezatları fark etmemi reklamcılığa borçluyum” diyorsun. Bunu açabilir misin ?

Yirmili yaşların bir idealist atmosferi var. Ailene ve kendine bir şeyler ispatlamaya çalışıyorsun. 20 yaşından sonra sana böyle bir fırsat geliyor. Sonra benim örneğimde bir reklam ajansında çalışmaya başlıyorsun. Ama bir gün şöyle bir şey oluyor, toplantıda müşteri sana şöyle bir şey söylüyor; “bu deterjanın diğerlerinden çok bir fark yok, daha çok beyazlatmıyor. Ama bize öyle bir ambalaj yapın ki bu deterjan çok satılsın.” O zaman ben şunu farkettim, “çok tuhaf bir şey yapıyorum ben ya…” Ama bir taraftan da para kazanmak zorundasın. Bu bir yenilgi gibi gözüküyor, bunu farkında olup bir şey yapamamak bir mağlubiyet bir gibi gözüküyor evet ama sistem de zaten senin mağlubiyetin üzerine kurulmuş. İnsanlar zaten bu yüzden kaçmak istiyor, bu şekilde mağlup edilmek istemiyor.

Bodrum’a gelişini tuttuğun günlüklerde hem çizgi hem yazı olarak çokça ifade ettin. O yolculuğun önemi neydi ?

Ben Bodrum’a bisikletle geldim. Atladım bisiklete ve sürerek geldim. Böyle bir metafora ihtiyacım vardı. Çünkü İstanbuldan “zırt” diye uçakla uçup buraya gelseydim üzerimden hiçbir yük atmamış olurdum. Santim santim, metre metre İstanbul’dan uzaklaştım. Bir metafora ihtiyacım vardı ve bisiklet bana bu metaforu verdi.  Artık sadece yazarak ve çizerek değil bisiklet de bir ifade aracı oldu benim için… 

İstanbul – Bodrum turunu blog’da paylaşınca, insanlar kendilerini bisikletle Bodrum’a giderken hayal etmeye başladı. Ve o zaman bunun zorluğunu anladılar. “Bizim hayalimizi yaşıyorsun” diyen insanlar şöyle sorular sormaya başladılar; “Bisikletle mi gideceksin, yokuşlarda ne yapacaksın, trafikten korkuyor musun, çadırda mı kalacaksın, ya akrep girerse?…” Yani insanlar zorlukları telafuz etmeye başladılar. O zaman anladım ki bisiklet çok doğru bir enstrümanmış. Çünkü ben bunu söylediğim andan itibaren onlar da bisiklete bindiler, bu yokuşları hissettiler. Bütün o zorlukları yaşadılar. Bence bisikletle Bodrum’a gelmek İstanbul’daki hayatımı bağlamak açısından bana çok güzel bir hikaye verdi.

Nasıl bir hikaye bu ?

Benim çizimlerideki ikonlardan biri de sümüklüböcektir. Onları izlemek büyük keyifti benim için… Sabah kalktığımda bir sümüklüböceğin bıraktığı izi izlemek bulmak, hangi yoldan geldiğini görmek isterdim. Ve şu soruyu sorardım kendime, “acaba benim de bir izim olacak mı, bu kadar parlak bir izim olacak mı?…” Bence sümüklüböcek kadar parlak bir iz bırakabilmeliyiz. Bodrum’a gelmek inanılmaz bir başarı değil ama en azından ben yeğenlerime bunu anlatabileceğim. “Ben bunu yapmak istedim, Bodrum’a bisikletle geldim. bir hikayem var, sana bunu anlatabilirim” diyebilirim artık.

Bu yolculuklara çıkmak isteyen insanlara ne söylemek istersin ?

Bir hayal kurun sonra bir hayal daha kurun… O da olmazsa bir hayal daha kurun… Böylece hayal kırıklığı yaşamazsınız. Biri olmazsa diğeri var. O yüzden ben çizimlerimde “kağıttan kayık” kullanırım. Konu hayal ise kağıttan kayık bir ikondur benim için.… Çünkü kağıttan kayık batabilir. Yeniden yaparsın, yeniden yüzdürürsün. Bana çok demişlerdir; “Hani sen Bozcaada’ya taşınıyordun, nereden çıktı Bodrum” diye… Hayat, benim hayatım… İstediğimi yapabilirim yani… Karar değiştirmek bana yaşadığımı hissettiriyor. Su çatlağını bulur diye bir söz var ya… Kendi hikayende yeni çatlaklar bulman lazım… Bu arada ben bir hayale aşık olmanın da iyi bir şey olmadığını düşünüyorum. Aşık olunacak bir sürü hayal var. Ve hayal denen şey, “eylem” seviyor. Ben her zaman Bodrum’dan istifa edebilirim. Bodrum istifa mektubum var yani… Başka bir hayale doğru gidebilirim buradan…

Sence başardın mı ?

Sanırım ben bu göz sınavından geçtim. Ben ve Hülya… İkimiz de bence bu sınavı geçtik. Çünkü buralılar seni izliyorlar. Bu sınavdan geçer not alırsan seni burada takdir ediyorlar. İstanbul’dan bize bakanların aklında ise başka bir şey var. “Siz de bizi bıraktınız, kaçtınız” diyorlar. Yani aslında bence benim yerimde olsa çok mutlu olacak, Ama benim yerimde olamadığı için mutsuzluğunu ifade etme ihtiyacı oluyor. Bizi bıraktın burada diyene, “ben Mars’a gitmedim, Bodrum’a gittim” diyebiliyorum. Ona aslında “sen de yapabilirsin” diyorum.  Önemli olan o testi geçmek, yılmamak, küsmemek hemen… “Doğalgazımız yok, donduk” diyip vazgeçmemek gerekiyor. İlk kış biz burada donduk, gerçekten donduk. Ama nedir “üç tane şey giyoruz üst üste ve birbirimize gülüyoruz; “Lahana gibi olmuşuz” diye… Şikayet etmektense dalgasını geçmek insanın içini ısıtıyor. İşte o zaman üşümüyorsun.

 

Şehirden kaçışın kalelerinden biridir Bodrum… Ahmet Coka’nın Bodrum’a kaçan şehirlilerle ilgili gözlemleri, günlüklerinde önemli bir yer tutuyor. Bu gözlemlere dair de kendisiyle konuştuk.

  • Bodrum’da “yaşam koçluğu” yapmak isteyenler şimdi neler yapıyor ?
  • Şehirden kaçış, şehirli insanın yeni bir tüketim trendi mi ?

Ahmet Coka, röportajının devamı, onun bu konudaki gözlemleri üzerine olacak.

Arkası yarın…

Instagram: Ahmet Coka

Blog: Ahmet Coka

Blog – 2: Ahmet Coka

Bir Soru Sorun

yorum