Hayalim Bi' Çiftlik

Zeytinin Çocukları… – Ayvalık

Yeni jenerasyon neden toprağa kaçıyor ?

Bu Çiftlik hakkında…

  • Yeni jenerasyon neden toprağa kaçıyor ?

  • 4 genç arkadaşın zeytinyağı yolculuğu…


♦ İsmi ile başlayan çok fazla güzelliğin bulunduğu bir ilçe Ayvalık….  Adaları, tostu… Ve hatta, girişinde Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü yazan, ilçeyi meşhur Cunda Adası’na bağlayan eski köprüsü…

Ama zeytin, hele zeytinyağı denince akla ilk gelen yer, Ayvalık…Türkiye’deki aşılı 170 milyon zeytin ağacının 2.5 milyonunu, bu topraklar barındırıyor… Mitolojide rüzgarlar ülkesi olarak da anılan Ayvalık’ın, iklim ve toprak yapısı buranın zeytinini de çok özel yapıyor. Bu topraklar et oranı fazla, su oranı az zeytinler yetiştiriyor.

Şehirden göçün de en eski kalelerinden biri bu güzel ilçe…Daha iyi bir yasam arayışındaki çok sayıda eski şehirli, her gün, Ayvalık’ta kendine yeniden bir yaşam kurmaya çalışıyor.

Muhlis Soysal, Derya Hammaş, Merve Purde ve Alp Zerenoğlu da Ayvalık’ı hayatlarının merkezine koymuş 4 genç… Onların hikayesi, kendi deyimleriyle “saptıkları patika”, Türkiye’de gençlerin gelecek arayışının nasıl yön değiştiğini ortaya koyuyor.

Gerçekten de toprağa dönüş, bir tercih mi yoksa zorunluluk mu ? Bu, cevabı kolay verilebilir bir soru değil.

Muhlis: Sizin dışınızda da çok fazla insanın yaşadığı bir metropolden bahsediyoruz. Bir telaşla güne başlıyorsun. Bu telaş nasıl? Aman işe geç kalacak mıyım ? Trafikteki herkes stres… Hiç olmadık yere saat 09:00’da moral olarak bitmiş halde bilgisayarın başına oturuyorsun. Bunun yanında ticaret zaten çok hızlı, şirketlerin büyük beklentileri var. Size az bir maaş veriyorlar ama istedikleri şeyler çok fazla… Bütün gün insanlara bir şeyler anlatma çabası, uzayan mesai saatleri… Sekiz gibi işten çıkıyorsunuz, kendime yemek yapabildiğimi bile hatırlamıyorum. Beslenme alışkanlıklarımıza kadar etkiliyor bizi bu yaşantı…

Peki bu biraz erken bir karar olmadı mı?

Muhlis: Bence bizim jenerasyonun böyle bir şey var. Bir isteği var. Bu şekilde hızlı bir yaşam ile bir yere varılamacağını düşünüyorlar.

Merve: Büyük makinanın küçük dişlisi olma fikri bizim jenerasyonu tatmin etmiyor. Biz üniversiteden mezun olduktan sonra aslında 5 – 6 yılımızı kurumsal hayatın içinde geçirdik. Sabah dokuz akşam altı, sana bir iş veriliyor ve sürekli o işi rutin bir şekilde yapman gerekiyor. Tamam o işi yapıyorsun, oluyor ama başka birisi için oluyor. Şu anda kendim için bir şeyler yapıyor olmak, sıfırdan bir şey yaratıyor olmak, ortaya çıkarıyor olmak, çok mutlu ediyor. Hep bunu yapmak istedim.

Toprakla mücadele daha zor değil mi ?

Derya: Zor ama keyifli… 2 saat araba kullanacağınıza, 2 saat zeytin toplamak daha keyifli… Tamam araba kullanmak daha kolay ama bundan aldınız keyif daha fazla… Bazen soğuk bazen sıcak. Ama o binanın içinde çalışmamak var ya… Toprağın üzerinde duruyorsun, biraz yorulduğun zaman geçip bir kenarda biraz dinleniyorsun. 

Muhlis: İnsan kendisini besin zincirinin hep en üst tarafına koymuş ama doğa ve biz hep beraberiz. Biz bir bütünüz. Yani bu zeytinler bize hiç karşılıksız her sene ürünlerini veriyorlar. Biz de buradan yağını çıkartıyoruz. Zeytini yiyoruz. Dip yağlarından sabun yapıyoruz. Bizim de bu noktada doğaya bir cevap vermemiz gerekiyor. Bir zeytin ağacı 600 yaşına kadar yaşıyor ve 300-400 sene meyvesini veriyor. Ve bize bunu karşılıksız veriyor. Biz de onlara bakmalıyız, bu değeri yaşatmalıyız yani, onun çocukları gibi hissediyoruz, zeytinin çocukları gibi hissediyoruz kendimizi…

“Biraz gözü kara girdik biz bu işe… Çünkü çıkışı olmayan bir yoldasınız. Devamlı çalışıyorsunuz sürekli sürekli… Tamam daha iyi şartlara geçiyorsunuz. Pozisyon atıyorsunuz. Şirkette yükseliyorsunuz. Ama nereye kadar ?..”

Siz burada yeni bir hayata başladınız dört kişi. O plazalardan çıkışı anlatır mısınız? Bu karar sizin için zor muydu ?

Muhlis: Derya Amerika’dan döndükten sonra beni, sürekli kendi işimizi kuralım diye sıkıştırıyordu.

Derya:  Ben çocukluğumdan beri kendi işimi yapmak istedim. Keyif alacağım, ama benim uğraşacağım, benim sahip olduğum bir iş yapmak, sıfırdan kuracağım bir iş yapmak istedim.

Muhlis: Yine deryanın sıkıştırdığı bir gün… Toplantılarda mıdır nedir? Bunaldım, arabamın bulunduğu garaj kısmına indim. Telefonu kaldırdım ve diğer ortaklarımızdan Merve’yi aradım. Merve dedim böyle bir şey yapalım mı, ister misin? Sürecimiz böyle başladı. Ondan sonra hep beraber buraya bir gezi yaptık. Biraz gözü kara girdik biz bu işe… Çünkü çıkışı olmayan bir yoldasınız. Devamlı çalışıyorsunuz sürekli sürekli… Tamam daha iyi şartlara geçiyorsunuz. Pozisyon atıyorsunuz. Şirkette yükseliyorsunuz. Ama nereye kadar ? Sonuçta bu, bizden devamlı bir şeyler alıyor. Günlük rutindeki o çarpışmalar hayatımızı çalıyor. Olmadığımız bir insana dönüşür olduk: bunu şöyle anlatayım; herkes birbirini kesmeye çalışıyor iş hayatında. “Sen orasını yanlış yaptın !..” “Sen burasını yanlış yaptın!..”  İş hayatı bu kültürden besleniyor. Bu rekabeti başardıkları için başarılı oluyor şirketler. Siz de bir noktada diyorsunuz ki “ben ne yapıyorum, ben böyle bir insan mıyım, ben bunları istemiyorum” diyorsunuz, o noktada biraz cesaret gerektiriyor.

Merve: Böylece hep beraber bu işe başladık. Zeytin ağacı çok güzel, zeytin bahçesi çok güzel, rüzgar, toprak, hepsi çok güzel… Bayağı da heyecanlı aslında… Biz ellerimizi bu taşın altına koyduk. Zeytin toplamaya da biz gidiyoruz, fabrikada başında beklemeye de… Etiketlemeyi de biz yapıyoruz… Bu bir ekip çalışması çünkü… Motivasyon çok önemli bu işte, sıfırdan bir iş yapıyorsunuz ve motive kalmak çok zor. Zorluklardan geçiyorsunuz her gün… Maddi ve manevi bir sürü zorluk oluyor. Bu gibi durumlarda birbirine destek olması gerekiyor insanların. Bu açıdan da ekip çok önemli…

Muhlis: Aslında o başlangıçta bir avantajımız vardı. Birbirimize güveniyorduk. Bu birazda güven işi. Kendine güven işi, motivasyon işi… Çünkü bambaşka bir düzene geçiyorsunuz. Alıştığınız düzenin dışına çıkıyorsunuz. Bizim bildiğimiz insan hayatında, okursun, üniversiteye gidersin, üniversiteden mezun olursun ve bir işe girersin gibi bir patika vardı… Biz bu patikadan biraz saptık. Normalde evet 45 yaşından sonra 50 yaşından sonra tekrar toprağa dönüş vardı ama biz buna biraz erken başladık.

Alp: Muhlis açtığı o telefonla bu hikayeye önayak oldu aslında… Ben de o dönemde İstanbul’daki büyük hukuk bürolarından bir tanesinde çalışıyordum.  Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olduğunda çok idealisttim. Bu ülkeyi ben kurtaracakmışım gibi bir izlenim yaratılıyordu belli noktalarda.… Ancak pratiğe gelince hiçbir şeyin bizim okulda hayal ettiğimiz gibi olmadığını çok daha farklı noktalarda bir takım şeyler yapılması gerektiğini gördük. Ben olmadığımı farkettim. Yani o takım elbisenin içerisinde, o adliyelerde koşturan adamın ben olmadığını farkettim. O soğuk adliye koridorlarından çıkıp, zeytinin, zeytin ağaçların arasında bulmak kendini tabii çok güzel bir şeydi.… Çok severek tutunduğumuz bir şey oldu bu…


Tamam işlerinizden ayrılmaya karar verdiniz ondan sonra?

Muhlis:  Önce bir iş planı çalışması yaptık. Ne yapabiliriz ? Pazar nedir ? Zeytinyağının tüketicisi kimdir Türkiye’de ? Biz sonuçta genç nesil bir marka ürün yaratmaya çalıştık. Bir araştırma sürecine girdik. Zeytinyağ üretimi, ağaç bakımı.…

Ama sizin başlangıçta bir şansınız var tabi zeytin ağaçlarınız vardı?

Derya: Babam Ayvalık’a ilk taşındığında bir zeytinlik kalıyor. Ama burası delice ( aşılanmamış zeytinler ) ağaçlarının olduğu yer. Babam bir çiftlik kurma hayaliyle orayı alıyor. Fakat büyük bir yer olduğu için o projesini çok gerçekleştiremiyor. Daha sonra başka bir yerde daha ufak bir zeytinlile başlıyor. Tabi onun yaşı gereğince iş kısmı biraz bana yüklendi. Zeytincilikten tam para kazanmasak da ben her sene zeytin toplama döneminde Ayvalık’a geliyordum. O ilk bahçenin alınmasından sonra işi gerçekten öğrenmemiz 10 yılımızı aldı. İlk başlarda iyi bir ürün alamamış olsak da seneler geçtikçe geliştirdik. Bugünkü noktaya da biraz o sayede geldik. Çünkü zeytin de tekrar tekrar pratik yapma şansımız yok. Zeytini bir kere topluyorsunuz eğer başaramazsanız, bir sene beklememiz gerekiyor.


Sonra?


Derya: Nisan ayında hep beraber buraya geldik Temmuz 2013’te de şirketimizi kurduk. Hasat zamanında kadar yani eylül sonuna kadar araştırma ile geçti, zeytini öğrendik.

İlk istifa edip bıraktığınızda çevrenin tepkisini oldu ?

Muhlis: Tabii insanlar önce şaşırdılar… “Delirdin mi, niye böyle bir şey yapıyorsun ?..” gibi tepkiler aldım. Çünkü fena olmayan bir şirkette güzel bir pozisyondaydım. Şu an tabi herkesin soruları var; “Nasıl gidiyor daha iyi oldu mu? Ekonomik olarak ne durumdasınız? Bu tip sosyal baskıları hissediyoruz. Ama, “bir zamanı var” diyoruz. Biz zaten hayatımızın konforlarını minimuma indirdik. Topraktan keyif alıyoruz o tatmini topraktan yaşıyoruz.

Derya: O kadar fazla kazanmasanız da keyifli yaşayabileceğinizi burada anlıyorsunuz.

Merve: Çoğu insanı gördüğümde; o elindekini bırakamamak, kurumsal hayatı bırakamamak, aslında biraz da cesaret edememek… Çünkü güven alanından çıkmak insanlar için her zaman çok kolay değil…Bir şeyleri göze almak gerekiyor bu işe başlamak için… Benim gibi bir geçmişten gelen insanlar için alışılagelmiş düzenin baya bir dışına çıkmak demek bu… Gerek yaşadığın yer, gerek yaptığın iş, motivasyonların, ilgi alanların çok çok daha değişiyor. Çünkü bir beyaz yaka kültüründe o maaşlar alındıktan sonra gidilen yerler, yapılan programlarla, kendi işini yaparken yaptığın şeyler çok farklı oluyor.  Şu anda ben bir yerde çalışıyor olsaydım belki çok daha rahat bir hayat yaşacaktım. Her ayın sonunda maaşım yatacak. Bir de böyle şirketlerde çalışırken en çok şeyi fark ediyorsun; ben çalışırken yalnızca daha iyi hissetmek, gezmek için çalışıyorum, ve aslında bu dünyadaki herkes bunun için çalışıyor. O şirketlerde çalışıyoruz, kazandığımız ile de ne yapıyoruz; geziyoruz, ne yapıyoruz; doğaya kaçıyoruz. Ben buraya geldiğimde bazı şeyleri göze aldım, o rahat ve konforlu hayatı geride bıraktım ama iç huzuruma döndüm… Çünkü şehirdeki o stres ve koşturmanın içinden çıkıyorsun, kendin için bir şey yapıyorsun ve toprakları bir şey üretiyorsun… Bir de tutku olması gerekiyor bence… Bir şey tutkuyla bağlanmak, onun için heyecanlanmak lazım… Bir iş için heyecanlanmıyorsan onu devam ettirmen gerçekten çok zor… Biz hala ilk günkü heyecanımızı kuruyoruz. Bu bir şirkette çalışırken alınan heyecandan çok farklı.. Bu işi öyle değil işte…

Kaç ağaç üzerinden kaç tonluk bir üretim yapıyorsunuz ?

Muhlis: Delice ağaçlarını da sayarsak 1600 ağaç… İlk sene 20 tona yakın üretim yaptık. Ocak ayında bunları şişeledik, şubatta da internet sitemiz üzerinden ilk satışımızı yaptık. Ondan sonra perakende kanalında ilerlemeye başladık. O günden bugüne baktığımızda şu anda dört ülkeye ihracat gerçekleştiriyoruz. Bu bizim için önemli bir şey; dalından aldığımız bir şeyi şişeye koyarak, insanlara ulaştırabiliyoruz ve gerçekten temiz ürettiğimiz sağlıklı bir ürünü insanlara vermek bayağı bir keyif aslında… Ben ilk rafta gördüğümde gerçekten çok duygulandım.

Derya: Bir buçuk senede bu noktaya gelebilmek bizim için büyük bir başarı…

Fabrika aşamasını, süreci anlatabilir misin?

Muhlis: Bu süreç nasıl oluyor ? Zeytini dalından topluyoruz, bunu tırmık ile yapıyoruz, ellerimizle topluyoruz, kasalara koyuyoruz, traktöre yüklüyoruz.  Daha sonra fabrikaya gidiyoruz, bunker’a döküyoruz, zeytinler yıkanıyor. Sonra bir hamur haline geliyor, ayırma işlemlerinden geçiyor ve en son kara suyla zeytinyağını ayırıyoruz. Önümüzde bir tanka akıyor. Sabah sekiz de başlayan gece sabaha karşı ikide biten bir mesai bu…

Derya: Daha santrifüjden akarken orada bir tadına bakıyoruz. Başında tadıyoruz, ortasında tadıyoruz, sonunda tadıyoruz, devamlı bir tadım halindeyiz; “Acaba bugün nasıl oldu diye ?..” O gün orada şişeleyip ertesi gün hemen kahvaltıda bir yumurta yapıyoruz… Bu zaten adet gibidir, kalite ölçütü değildir ama, kokusunu ve aromasını öne çıkarttığı için hemen bir yumurta yapılır, yumurta ile test edilir. Tüm gün uğraşıp ertesi gün yediğim bir şey almak çok güzel… Uğraşıyorsun, didiniyorsun, bir şeyler yapıyorsun, sonra eline alıp onu yiyebiliyorsun. Bu müthiş bir tatmin veriyor insana…

Bugün giderek daha çok sayıda şehirli, iyi eğitimli genç, doğada kendine bir gelecek arıyor.

“Nerede ve ne kadarla daha mutluyum” aydınlanışı, onları toprağa götüren en önemli itici güç olmalı…

Hiçbiri maddi gerçekliklere gözünü kapatmış değil… Toprakta kalıcı olabilmenin, ürettiğinden para kazanmaya bağlı olduğunun hepsi farkında…

Zeytinin Çocukları gibi toprakta yeni bir nesil oluşuyor.

Bir Soru Sorun

yorum