Hayalim Bi' Çiftlik

Köy Kafası…- Tekirdağ

İstanbul’da da “köy hayatını” deneyimlemiş Mustafa – Merve Eren çiftinin hikayesi…

Genç, şehirli, eğitimli, iş sahibi çok sayıda genç, bugün artık toprakla uğraşmak, üreterek yaşama hayalini kuruyor. 

Bu hayalin dönüp dolaşıp tıkandığı nokta ise “nereden ve nasıl başlamak gerektiği” sorusuna yanıt verilememesi…

“Şehirden çok uzaklaşmayalım ama toprakla da uğraşabilelim” diyenlerin sayısı da azımsanmayacak miktarda…

Peki bu gerçekten olabilir bir şey mi ? Şehirde “köy kafası” yaşanabilir mi ?

Mustafa ( 34 ) – Merve ( 33 ) Eren çiftinin “düne” ait tecrübeleri bu soruya ve çok daha fazlasına yanıt veriyor.

Bu onların hikayesi…

Şu an neredesiniz ? Neler ekiyorsunuz ?

Bizim yerimiz Malkara – Tekirdağ arasında… Malkara’ya 15, Tekirdağ’a 40 km mesafede Kermeyan köyü (eski adıyla Apri) …

Buğday, ayçiçeği ve kanola gibi büyük tarımın yanısıra yaklaşık 5 dönüm bahçemizin içine 36-42 paralelleri arasında dünya üzeride ekilebilen hemen her şey ekili. Bostanımızın içinde biber, domates, patlıcan, kavun, karpuz ve balkabağı bulunuyor. Ama ağaçlara karşı da özel bir sevgimiz olduğunu söyleyebilirim. 8 kiraz ağacımız bu sene 600 kg’a yakın meyve verdi. Bununla beraber 4 vişne ağacımız bir gecede sıcak hava dalgasıyla meyvelerini döktü. 4 dut, 2 incir, 5 elma, 6 armut ağacımız var. 50 kadar cevizimiz ve 150 ağaçtan oluşan bir bademliğimiz var. Yarım dönüm kadar bağ, bol bol da çam, çınar ve söğüt var. Bu ağaçların da kendi içinde mümkün olduğu kadar çeşitlenmesine uğraşıyoruz. Yani farklı tür kirazları ve cevizleri deneyip hangisinin daha kolay yetişeceği ve daha fazla ürün vereceğini deneyebilme şansına sahibiz.

Tarımla olan ilişkiniz nasıl başladı ? Taşınarak başlayanlardan mısınız ? Yoksa adım adım mı ?

2011 senesinde Merve’yle köye taşınma kararı aldığımızda neredeyse tüm yakınlarımızdan olumsuz tepkiler aldık. Biz de bu süreci alıştıra alıştıra yaşamaya karar verdik. Hafta sonları köye gelip ufak tefek işlerle uğraşarak başladık ancak zaman içerisinde gördük ki toprağın mesaisi çok daha fazla. Bunun üzerine İstanbul’da geniş bir arazi ve ev kiralayarak şansımızı denedik. Sonrasında da geçen Nisan ayında tamamen köye yerleşme kararın aldık. Ancak yerleştikten sonra işlerin adeta dağ gibi yığıldığı bir gerçeklikle tanıştık. Yani adım adım olmasına ne kadar uğraştıysak da köye gelip “sarı çizmelerimizi giymeden” tarım denemelerimizin esasında hobi olmaktan öteye gidemediğini gördük.

“Aidiyet duygusu sanırım ilk gün yaşadığımız en net histi. Şehir hayatı içinde sahip olacağınız her şeyden daha az ama daha yoğun bir aidiyet hissi bu… Doğal olanın gerçek olanın bir parçası olmak. Tamamlanmış olmak gibi.”

Siz İstanbul’daki “köy hayatını” da deneyimlediniz ? Bu süreç nasıldı ?

100_0966
Eren çifti, aşçılık okulunda tanışarak evlendi.

İnsan büyük kararların arifesindeyken doğru analiz yapamayabiliyor. İstanbul’dan ayrılmak hele hele köye yerleşmek toplumun size biçtiği role ihanet gibi algılanabiliyor. Karmaşık olan hayat şekline o kadar alışmışız ki bunun dışına çıkmaya çalışmak hatta “niyetinde olmak bile” yengeç sepetinden çıkmaya benziyor. Yılların deneyimi, eş-dost hatta aile bile stabil yaşama doğru çekiyor sizi… Biz de bunca tepkiye karşı bir ara yol bulduğumuzu sandık önce. Çekmeköy Reşadiye’de 30 dönüm arazi içerisinde müstakil bir eve yerleştik. Niyetimiz hem İstanbul’da kalmak hem de İstanbul’dan gitmekti. Şimdi üzerine konuşurken durumun komikliği daha net bir şekilde ortaya çıkıyor ama o günlerde “olabilir” diye düşünmüştük. Hem şehir hayatından uzakta bir köy huzuru yaşayacaktık hem de şehire kısa sürede ulaşabilecektik. Ancak kelimenin tam anlamıyla ”araf” olarak tanımlayabileceğimiz günler geçirdik.

Bahçemizi kendi ihtiyaçlarımız çerçevesinde hemen işlemeye başladık. Maydanoz, roka, dereotu, mercimek, nohut, bezelye, bakla, marul ve çilek ektik. Şehir merkezine nadiren inmeye başladık. Ancak denklemin hiç de umduğumuz gibi sonuçlanmadığını anlamak da uzun sürmedi. Her ne kadar penceremizden sıra sıra binalar gözükmese de, verandamıza her akşam doğan konsa da, hatta evin içinde yarasa yakalama operasyonları düzenlesek de şehir hayatının tüm ağırlığı sırtımızdaydı. İstanbul’daki köy hayatımızda ne trafikten ne gürültüden ne de toleranssız şehir insanlarından kaçabildik. Öte yandan düşlediğimiz üretime dayanan köy hayatından da hala çok uzaktaydık.

Sanırım şu olay bu ikilemi çok iyi anlatan bir metafor; Bir gün evimize giden yol üzerinde ”günlük süt bulunur’‘ yazısı ve telefon numarası gördük. Ertesi gün hemen numarayı arayıp süt istediğimizde telefondaki beyefendi acilen çıkması gerektiğini yakınsak sütü bize getirebileceğini söyledi. Biz de kendisiyle fikir paylaşabileceğimizi düşünerek beklediğimizi söyledik. Bahçeye giren benzin canavarı büyük Range Rover beyefendinin bize süt getirmek için kullandığı aracıydı. Nitekim ödediğimiz sütün parasını da hafif rampa olan girişimizden çıkabilmek için yaktı o araba… O an bir kez daha birbirimize bakıp resimdeki yanlışları bulmaya çalıştık.

Genç ve evli bir çift bu taşınma muhasebesini nasıl yapar ? “Şöyle bir sohbet yapmıştık” diye hatırlayabiliyor musun ?

Evlendiğimiz günden beri nasıl bir geleceğin bizi beklediğini kaygıyla konuşur dururduk. Özellikle çocuğumuzu metropolde büyütmeme kararı aldık. Hep İstanbul’un huzurlu yaşamaya elverişli olmayan şartlarını düşünürdük. Bu kadar çok insanın bir şehre sıkışmasının yanlış bir denklem olduğunu söylerdik. Özellikle şehir-bölge planlama mezunu olan Merve, 3. köprünün de açılmasıyla nüfusun 2’ye katlanacağı sonucuna vardı. Bu sebeple çok net hatırladığımız bir konuşma geçti aramızda; 3. köprü açıldığı gün bu şehri terketmiş olmamız gerekli…

Sizin için bu süreci kolaylaştıran ya da varsa zorlaştıranlar nelerdi ?

En zorlandığımız konu çevremizde karşılaştığımız dirençti. Eğitimimize ihanet etmekten, çocuğumuzu köyde büyütmeye kadar savunmamız gereken birçok konu oldu. Bununla beraber İstanbul’daki deneyimimizin süreci hızlandırdığını kabul etmemiz gerek. İşimizi kolaylaştıran en büyük etmen ise köyde bizi bekleyen meyve ağaçlarıydı. Bir çadır, bir uyku matıyla evin olmaması durumu çözülebilir ancak köye yerleştiğinizde önceden ekmiş olduğunuz ağaçlar sizi eski dostlar gibi, bir aile gibi karşılayabilir.

Orada uyandığınız ilk güne ilişkin neler hatırlarsın ?

Aidiyet duygusu sanırım ilk gün yaşadığımız en net histi. Geniş bir arazide, emek verilmiş toprakta, kendi diktiğiniz ağaçların arasında uyanmak güven hissi oluşturuyor. Onların sahibi olmak ve aynı zamanda onların da size sahip olması insanın kendisine ”sırtım yere gelmez” demesine sebep oluyor. Şehir hayatı içinde sahip olacağınız her şeyden daha az ama daha yoğun bir aidiyet hissi bu… Doğal olanın gerçek olanın bir parçası olmak. Tamamlanmış olmak gibi.

File 20.08.2016 09 34 57

Köy nasıl bir yer ? Neler anlatabilirsin köy hayatına ilişkin…

Köy basit bir yer. Çok fazla hilesi hurdası olmayan, sakin, yavaş, doğal, gerçek bir yer. İş zamanı, acımasızca çalıştırdığınız, varlığından habersiz olduğunuz kaslarınızın günlerce ağrımasına sebep olan bunun yanında güneşin ufuk çizgisinde kaybolmasını seyredebildiğiniz, dolunay ışığında fenere ihtiyaç duymadan yürüyebildiğiniz bir yer. En önemli gündemin yumurtadan çıkan civcivler olduğu, tavukları tilkiye kaptırmamak için uğraşırken ekonomi, politika gibi konuların yavaş yavaş gözönünden uzaklaştığı, işlerin daha gerçek olduğu bir yer

Şehirle şu an nasıl bir ilişkiniz var ?

Şehir şu anda tatil için gittiğimiz ama çok da kalamadığımız bir yer. Çok fazla bir ilişkimiz kalmadı aslında. Özlüyor ya da ihtiyaç duyuyor değiliz. Hatta orada geçirdiğimiz günlere, sarfettiğimiz bunca çabaya biraz acıyoruz doğrusu. Keşke daha önce terketseymişiz şehiri.

Geride büyük bir arkadaş çevresi de bıraktınız. “Şehre bir buçuk saat uzaktayız, atlar gideriz” gibi düşüncelerde olmadığınızı da düşünüyorum. Bu düşünce bittikten sonra ne başlıyor ?

İstanbul’da görüşemediğimiz birçok insanla daha sık görüşür olduk köye yerleşince… Yazlıklarına gidenler uğruyor, hatta Avrupa’dan arabayla İstanbul’a giderken uğrayanlar bile oluyor. İstanbul’dan kaçmak için bizi bahane edip gelen çok arkadaşımız var. Bunun yanında telefon faturalarımızın biraz arttığı da bir gerçek.

Ürün satıyorsunuz, nasıl karşılıklar alıyorsunuz ?

İlaçsız, katkısız ürün yetiştirmeye çalışıyoruz. İkimiz de aşçı olduğumuz için ürettiklerimizi dayanıklı hale getirmek için bazı teknikler de deniyoruz. Bazı konserve, reçel, salça, sos, pestil, kurutma denemelerimiz oluyor. Ama çoğunlukla taze ürün istiyorlar bizden. Elimizden geldiğince ürünlerin bozulmamasına uğraşıp bir güzel paketliyoruz. Ertesi güne kadar acaba nasıl ulaşacaklar, beğenilecek mi endişesiyle sessiz sakin geçiyor. Ertesi gün ise sessizlik gelen memnuniyet mesajlarıyla bozuluyor. Kutuların içine koyduğumuz süprizler doğum günü hediyelerini açan bir çocuk gibi hissetmelerine sebep oluyor sanırım. Büyük bir keyifle kutudan çıkanları güzelce bir masaya dizip fotoğraflayanlar, pişirdikleri yemekleri anlatanlar, hatta sebzeleri konuşturan videolar geliyor. Kırılan yumurtaları hemen pişirip afiyetle yiyenlerin sesindeki keyif çok güzel… Domateslerin, biberlerin evi saran kokusunun çocukluk anılarını çağırdığını söyleyenler bile oldu. Bu sanırım insanın alabileceği en büyük karşılık. Doğru bir şeyler yaptığımızı anlatıyor bize. En önemlisi de şehirdeki yaşantımızda neredeyse tek değer olan paradan daha gerçek bir karşılık. Yaptığımız iş karşılığında böyle bir değer kazanmak çok anlamlı.

Orada en çok neye küfrediyorsun ?

Burası Trakya burda her şeye küfrediyoruz 🙂 İşin en yoğun anında bir türlü yanmak bilmeyen odunlara, aceleyle hareket ederken dökülen bir kasa cevize, heyecanla reçel – likör yapmak için beklediğimiz vişnelerin bir gecede dökülmesine… Gelincik tarafından düzenlenen kümes katliamına (bir gecede 7 tavuğu öldürüp yemeden bıraktı) çok küfrediyoruz.

Halen çok yeni köylülersiniz ama hayal kurmaya başladınız mı ? Şunu amaçlıyoruz dediğiniz bir şey var mı?

Tabii ki hayallerimiz var. Burada düşünecek bolca zaman oluyor. Geniş bir meyve bahçesi düşlüyoruz. Aracıların ortadan kalktığı; üretenin daha çok kazandığı, tüketicinin daha az harcadığı güzelce işleyen bir kooperatif sistemi düşlüyoruz. Kalkınmanın ve kültürel gelişimin tekrar başlayacağı bir köy hayatı düşünüyoruz. Köyleri gezip çocuklarla dünya klasiklerini okumayı düşlüyoruz. Ama en çok insanların hafta sonlarını geçirmek için geleceği bir hafta sonu atölyesi düşlüyoruz. Tarım konuşmaları, tarih konuşmaları, hayvancılık, botanik, bio-pestisit ve dengeli habitat uygulamarı düşlüyoruz. Çocuklarımızın duvar örmeyi de trompet çalmayı da bitki türlerini de öğrenebileceği bir okul düşlüyoruz.

Aşçılık ve bu yeni yaşantınız bir gün bir araya gelebilir mi ?

Aslında şu anda bile kaynayan büyük kazanlar, işlenen kilolarca ürün aşçılık mesleğini de keyifle yapmamıza sebep oluyor. Köylülerle konuşup kadim teknikleri de öğrenmeye çalışıyoruz. Aşçılık da neticede pişirme tekniği dağarcığıyla alakalı bir meslek. Ancak bir restoran açıp kalabalık grupların gelip gitmesi şimdilik planlarımız arasında yok.

“Facebook pazarı” ve “Köy pazarı” desem sana neler anlatırsın ?

İlk başlarda ürünlerimi bir yol üstü köy pazarında da satışa çıkardım. Çok da keyif aldım. İnsanlarla etkileşime girmek, satış yapmak, haftaya tekrar gelen insanlardan geri dönüşler almak çok eğlenceliydi. Ancak zamanla bulunduğum yerin çok da uygun olmadığına karar verdim. Ben 2 yabancı dil bilen, iyi kötü yurt dışına çıkmış, elinin altındaki akıllı telefonla dünyanın bilgisine yarım dakikada ulaşabilen bir kent soylu olarak daha başka yerlere ulaşmalıyım diye düşündüm. Eğer amacım satış yapmaksa kendimi geliştirebilirim, başka pazarlara ulaşabilirim, sosyal mecraları kullanabilirim. Ancak orası köylünün tek pazarı. Orada kaldığım sürece işte beni bugüne getiren tüm eğitim ve deneyime haksızlık yapmış olurum diye düşündüm. Hala ara sıra tezgah açıyorum köy pazarında. Köylünün satmadığı ürünleri götürmeye özen gösteriyorum. Fasulye alıyorum kendi yaptığım barbekü sosunu veriyorum. İletişimde kalıyorum oradaki pazarla..

Senin de bulunduğun Malkara’da bu hayali gerçekleştirmek isteyenlere ne tavsiye edersin ?

Trakya ve Ege’nin insana “hoşgeldin” diyen bir tarafı var. Özellikle şehirdeki mücadele, çaba, hırs ve telaş ile yoğrulan birey köye yerleştiğinde çok rahat hissedecektir kendini diye düşünüyorum. Üretimin olanakları sonsuz ve köyler çalışan insana aç… İmece için toplanan insanların %80’i 55 yaş ve üstü…

Buradaki iş olanakları ise şehirdekinden daha fazla. Ücretler biraz az ama çoğu ürünü bedel ödemeden alabiliyorsunuz. Alım gücü daha yüksek yani. Hatta bir kahveye gidip ”ben içtiğim çayın parasını ödemek istiyorum” demek uygunsuz bile kaçabiliyor. Dediğim gibi köy hayatının potansiyeli çok, yapılabilecek çok şey var. Hatta ve hatta artık belli bir hayat deneyimine sahip, şehirlerin sıkıntılı yaşamından çıkmak isteyen insanların sorumluluğu buraya gelmek. Burada yapmamız gereken bir milli görev var. Köylere gelip buradaki insanlarla iletişimde olmak birlik ve beraberliğimiz için ne kadar önemliyse, toprağına üretimine sahip çıkmak da işe yaramak isteyen entellektüelin kendini ispat etmek için son şansıdır.

Mustafa – Merve Eren çiftliği, ürünleri ve daha fazlası için tıklayın.

Bir Soru Sorun

yorum