Hayalim Bi' Çiftlik

Soğuk Suya Atlayış… – Samsun

Mutlu işlerinde çalışan, fark yaratan bir çift neden doğaya taşınmaya karar verir ?

Zeynep Bilgi ve Sunay Demircan çifti, Eylül 2008’de Samsun’un Bafra ilçesine, Koşu köyüne göçtüler.

Bu aslında alıştığımız, dinlediğimiz hikayelere benzeyen bir taşınma değil… Temel olarak bir kaçış da değil…

Çünkü onlar, mutlu işlerinde çalışan, fark yaratan, daha iyi bir gelecek için projeler üreten kişilerdi.

Peki ne oldu ?

Neden, Zeynep Bilgi’nin deyimiyle “soğuk suya atladılar” ?

Bu onların hikayesi…

Sizin çift olarak doğaya taşınma hikayeniz alışık olduğumuz “şehirden kaçış” hikayelerinden değil… Aslında bir şehirden kaçış da değil… STK’larda çalışan, mutlu olduğu işlerde çalışan, yaptıklarıyla “fark yaratan” bir çift neden kırsala taşınmak ister ?

Evet, biz Ankara’daydık, İstanbul kadar yoran bir şehir değil. İşlerimizi çok seviyorduk. İkimiz de sivil toplumcuyuz. Doğal Hayatı Koruma Derneği’nde çalışırken tanıştık. Dernek sonra Vakıf oldu, Dünya Doğayı Koruma Vakfı ismi ile, Panda logolu olan. Gençliğimde, okul yıllarında hayal ettiğim gibi bir iş hayatım oldu. Belgesellerdeki gibi doğa koruyorduk. Çok şey öğrendim, ufkum açıldı. Şehirli bir insan olarak doğayı tanıdım. 4 yıl dernekten sonra, Birleşmiş Milletlere geçtim, orada da 8 yıl doğa koruma için sivil toplumla çalıştım. Milletler arası bir programda olduğum için dünyanın her yerinden insanlar tanıdım. Üstelik de doğa için, insan için çalışıyordum, manevi olarak da rahattım. Ancak, gün geldi, “diğer” tarafta olmak istedim: destek veren, yol gösteren tarafta değil; deneyen, risk alan, çabalayan tarafta…

Göçmemizdeki bir etken de, işlerimizi o kadar seviyorduk ki, artık biz işlerimiz olmuştuk. Kimliklerimiz tamamen işlerimizdi: Ben SGP koordinatörü Bilgi Buluş’tum. Bu kimliğin açtığı kapılar var, geçtiği yerler var. “Bu kimlik olmadan ben kimim” diye sordum. Yavaşlamak, o güne kadar deneyimlemediklerimi deneyimlemek istedim. Sadelik, yavaşlık, beyinle değil ellerle çalışmak gibi. Seviyorum kendimi bile şaşırtan böyle dönemeçler yapmayı… Ve herkesin “yok yapamazsın, bırakamazsın” dediği işimi, evimi, şehrimi bıraktım.

“Nasıl karar verdiniz” diyorlar, sanki karar değil de, zamanı gelmişti gibi hissediyorum. Soğuk suya atlandı.

“Soğuk suya atlamak” Bu ne demek ? 

Öyle bir şok hali ki ancak aradan 1-2 yıl geçtikten sonra görüyorum. Tam bir kimliksizlik.

Köy, eşimin yabancısı olmadığı bir yerdi. Baba toprakları burası onun için. Ben ise bir anda “yenge” oluverdim. Ne isim kaldı, ne kimlik. Onca okullar, yabancı diller, gördüğünüz yerler, bildikleriniz, bilmek istedikleriniz, uğraşlarınız; ilmek ilmek üzerinize ördüğünüz o elbise, o kimlik burada beş para etmiyor: “Yenge”, “gelin”, “abla”. Bu üç sıfattan başka beni tanımlayan bir şey kalmadı. İnsanlar merak bile etmiyor. Zaten ben de “yok olmaya” gelmişim ya, iyi geldi. Kabuğuma çekildim.

İlk kez beni araba kullanırken gördüklerinde ( köy halkı ) şaşırdılar. Bir kadın olarak evde yalnız kalmam, köpeğimle dost olmam, bisikletle dolaşmam, tek başıma İstanbul’a veya Ankara’ya gitmem, yaşamımdaki görünen her şey köydekilere yeniydi.  Burada vurgusunu yapmak istediğim bana hitap şekilleri değil, beni görme şekilleri… Bunu değiştirmeye çalışmadım, bunu en başta kabullendim zaten ve farklısını beklemedim. Fazla dikkat çekmek istemiyorum.

İnsan rahat durmuyor ama. Köyümüzde peygamber olamadık, ancak dışarıda yeni kimlikler üzerimize yapıştırmaktan kendimizi alıkoyamadık. Dünyayla bağım bir süre sanal medyalar üzerinden gitti. İlk blogumu, köy evimizin inşaası sırasında kaleme aldım. Küçükevim’in Güncesi. Ev inşaası bitince ve yerleşince, hayatımıza bir köpeğin girmesi ile yeni bir blog daha doğdu: Köpekler ve İnsanları… Bunlar hep içimde kalan, “fayda üretme gereği”nin izdüşümleri.

Eşinle birlikte okul ve iş yaşantınızda tarım ve kırsal kalkınma üzerine çalıştınız ? Sonra bu bilgileri kırsala taşıdınız. Teoriyle pratik arasında nasıl farklar var ?

Teori ve pratik öyle farklı ki, nereden başlasam, nasıl anlatsam. Bir kere hep söylediğim bir şey var: biz zamanında “organik tarımı” çok kolay telaffuz edermişiz. Biliyorduk tabi engellerini, ancak ne kadar zor olduğunu pratikte deneyimledik. Kendi sebze bahçemiz var. 100 metrekarede doğal üretim yapabiliyoruz. Ancak geniş tarlalarda ticari olarak pirinç yetiştiriyoruz. İlk yıllarda sebze de denedik, ama riskleri sebebiyle vazgeçtik. Organik yaptığımızı zannediyor şehirdeki dostlarımız… Zor anlatıyorum olmadığını… “Niye ki” diyorlar, “siz organik yaparsınız”… Valla yapamıyoruz. Çiftçinin eli kolu bağlı. Durum feci, içler acısı. Sistem öyle güzel boyun eğdiriyor ki, çıkmak imkansız. Arabaya fosil yakıtı doldurmak zorunda oluğunuz gibi…

Bunun yanında, yıllarca sürdürülebilir kırsal kalkınma için çalıştık. Köylünün bilgeliği falan gibi şeylere inandık. Yok, burada onu bulamadım. Sonunda şuna karar verdim, bilgeliğin yeri yurdu yok. Şehirde ne kadar bilge varsa, burada da o kadar var. Şehirde ne kadar iyi varsa, ne kadar kötü varsa; köyde de o kadar iyi o kadar kötü var. Oran sabit. Ama etkileri farklı oluyor, o başka…

Samsun’da sizin bulunduğunuz Bafra’da tarım yapmanın eksi ve artıları neler ?

İklim zorluklar çıkarıyor. Çok nemli, bu da mantari hastalıklara davetiye çıkarıyor. Bu yüzden sebze üretimi zor, ayrıca yaz kısa. Haziran sonuna kadar bahar gibidir. Güneye göre en az bir – bir buçuk ay geç oluyor her şey. Bir de haziran ayı ve kısmen temmuz o kadar yağmurlu geçer ki, yetiştirmeye çalıştığınız ürüne rakip otlarla baş etmeniz ciddi bir mesele haline gelir. Bahçe ile uğraşırken en büyük zamanımı bu alıyor. Bahçeyi malç dediğimiz yöntemle, tamamen kalın bir tabaka saman ile kaplasam dahi yine de ot yolunu buluyor. Önce elle alıyorum, bir süre sonra ot o kadar büyüyor ki orakla bahçeye giriyorum ki yolumu açabileyim; domateslerime, kabaklarıma ulaşabileyim. Görmediyseniz, anlatılır gibi değil. Bu sebeplerden dolayı Karadeniz’de organik üretim, küçük ölçekler dışında çok zor.

Bir de işçi bulmak zor, ücretleri çok yüksek burada. Doğudan, Suriye’den, Gürcistan’dan gelen ve ucuza çalışan göçmenler var. Ancak eşimle adil bir ücretlendirme ve sosyal haklara inandığımız için iki katı ücretle yerelden işçi tutuyoruz. Tarımda günlük en az 100 TL’dir, burada ücret ve işe göre artabilir.

“Bizim çiftlik” dediğiniz zaman nasıl bir alandan bahsediyoruz. Ne ekiyorsunuz ? Hayvanlarınız, yardımcılarınız.. Biraz bahsedebilir misin ?

Geniş bir ticari üretim alanımız var. Yarısında pirinç üretimi yapıyoruz. Diğer yarısının çoğunda kavaklık var; küçük bir kısmında ortaklık sistemi ile sebze üretiliyor. Çiftlikte 26 yıldır çalışan bir yardımcımız var, ailesi ile çiftlikte kalıyorlar. Şimdi o kahya gibi çalışıyor ve bu sene yanına köyden bir yardımcı daha işe aldık. İki kişi ile tüm alanı idare ediyoruz, ve tabi işe göre günlük işçi tutuluyor.

Pirinç mekanizasyonu yüksek bir ürün, bu yüzden başa çıkabiliyoruz.  Bir de kendi bahçem var, hobi bahçesi gibi aslında: 100 m2 civarında… Her sene yazlık sebze yetiştiriyorum. Kışın bahçe yapmıyorum, tembellik zamanı…

Şu anda sadece 4 ineğimiz var. Tabi bu sayı artıyor, azalıyor. Sütlerinden biz ve buradaki aile faydalanıyor. Eşimin anne, babası, kardeşi Bafra şehir merkezindeler, onlara da buradan süt, yumurta gidiyor.

Hayvanlar sınıfına mı girer, ev sakinleri sınıfına mı girer bilmiyorum, bir köpek ve iki kedimiz var. Köpek Dost özellikle yaşamımızı değiştirdi. Bizi buraya daha çok bağladı, özellikle de beni. Dost’la yürüyüşler ve bisiklet gezileri sayesinde ben civarı daha iyi tanıdım ve insanlarla tanıştım. Köpek pek çok şeye vesile oluyor.

 Çiftlik hayatı senin hayatına seramik sanatını da soktu. Bu nasıl başladı ?

Başlangıcı şehir hayatıma dayanıyor. Çalışırken hobi olarak 5 yıl Ankara’da Atölye Çamurdan’ın öğrencisi oldum. Köye taşındığım zaman en çok özlediğim yer atölye oldu, ancak burada bir atölye kurmak sadece bir hayaldi.

Taşındıktan ancak 6 yıl sonra cesaret edebildim ve ürkekçe bir fırın, bir de torna aldım. Burada olmamı anlamlı kılan şey oldu seramik. Çünkü ben ifademi, var oluşumu tarımda bulamadım. Yani aslında “neo çiftçi” veya “yeni çiftçi” olamadım. Anlattığım gibi yok oluşumdu aslında buraya geliş. Seramik ile tekrar doğuyorum belki… Aslında elle üretim çocukluğumdan beri sevdiğim bir şeydi ve çalışma hayatımdaki en çok eksikliğini hissettiğim şey oldu.

Önce evin bir köşesinde başladım çalışmaya, sonra tabi çamurla evin içinde çalışmak zor oldu. Bitişikteki eski köy evini yeniledim ve atölye haline getirdim. Şimdi keyfe keder, amatörce bir ruhla ama iş olarak yapıyorum seramiği… Ben de şaşırıyorum çıkanlara. Severek çalışıyorum.

Köy hayatı ve hayvanlar… Bunların yansımaması işlerine yansımaması mümkün değil herhalde ?

Tabi, mümkün değil. Zihnimdeki neyse elimden de o çıkıyor. Bugünlerde inekler, kuşlar doğuyor atölyemde. İnekler serbest dolaşıyor çiftlikte. Pencereden, kapıdan onlar bizi seyrediyor, biz de onları… Tabi işime de yansıyor.

Kuşlar, çünkü Kızılırmak Deltası’nın komşuyuz. Bu delta, Türkiye’nin en önemli sulak alanlarından biri ve göçmen, kışlayan veya üreyen kuşlar için çok önemli bir alan…  Bunun sonucu olarak kuşlar çıkmaya başladı seramikten.

Bazen bunların hiçbiri olmuyor, tabak çanak döndürüyorum tornada. Sadeliğe odaklanıyorum. Yalın formlar, renkler.

Seramik işlerin adına nasıl bir hayalin var ? 

İyiliğe, güzele ilham olsun seramiklerim istiyorum. Göze batmadan, bulundukları yere hoş bir safa getirsinler.

Severek çalışıyorum ve keyfe keder üretiyorum. Ancak değerlensinler de istiyorum. Maksat satmak, kazanmak değil; ama değer görsünler. Bunu da kendim için istemekten çok, Türkiye’de zanaata, sanata, nitelikli el ürünlerine alan açmak için istiyorum. El ürünleri ile insanların geçim sağlayabilmelerini hayal ediyorum. Bunun için benzer yolda olanlarla dayanışma içindeyim. Facebook’ta kurulan bir grup yavaş yavaş bir platforma dönüşüyor. İleride birbirimizi destekleyeceğimiz, işlerimizi değerlendireceğimiz bir yapıya geçeriz belki.

Şehirli çiftçilerin doğaya dönüşü, toprakla tanışmaları, “tarımın çehresini makro olarak, bir sektör olarak değiştirebilir mi ?

Değişebilir ve değişecek. Burada iyi niyetli zevk için gelenler de var, tamamen ticari düşünerek çok geniş alanlar satın alan firmalar da var. Tarım artık yok! Gıda üretimi var; endüstrinin bir dalı. Çiftçi yok, gıda işçisi var. Buna doğru gidiyor.

Bununla birlikte şehirden göçenlerin de oluşturduğu, nitelikli üretim alanları artıyor, hem de çok büyük bir hızla. Son 10 yılda ne çok duyar olduk değil mi? Bunlar mikro ölçekte de olsa etkileri geniş oluyor. Etkileri bulundukları çevreden çok, diğer alanlardaki tekrarları ile oluyor. Benzer niyette olanlara cesaret veriyor.

Screen Shot 2016-06-17 at 21.50.49
Zeynep Bilgi’nin internette karşılaştığı o ilham…

İlhamlar bu yolculuklarda çok önemli değil mi ? Pencere önünde bir domates fotoğrafı sizi şu anda yaşadığınız eve getirmiş… 

Evet, o yüzden farklı yaşamların paylaşılmasını, görünür olmayı çok önemsiyorum. “Başka bir yaşam mümkün”. Cesaret tek gerekli olan şey. Herkes kendi yolunu bulmalı.

Yaşadığınız eve bir çok insan imrenerek bakacak. O insanlara ne söylemek istersin?

Daha iyileri sizlerin olsun, demek isterim. Hakikaten zor değil. Artık Türkiye’de ekolojik veya doğal mimari çok gelişmeye başladı. Bizim inşaat zamanında bunlar önümüzde olsaydı farklı olurdu. Şimdi daha iyileri yapmak mümkün. Başlasınlar bir yerinden.

Zeynep Bilgi ve eşi, çiftlik evlerini temelden yükseltmelerini neredeyse günbegün belgelemişler. Küçükevim sitesinde de ayrıntılarıyla, planlarıyla anlatmışlar.

Bu linkten o sürecin tüm detaylarına ulaşabilisiniz: https://kucukevim.wordpress.com/

Kimbilir, Zeynep Bilgi’ye ilham veren o “pencere” gibi size de ilham verebilir.

“Başka” hayatların sırrı, bir yerden başlamak ve kararlı olmak.

 

Zeynep Bilgi’nin seramik işlerinin bulunduğu internet sitesi…

Bir Soru Sorun

yorum