Hayalim Bi' Çiftlik

Marmara’ da İnkaları Bulmak… – AVŞA

Çiftçilik artık “cool” bir meslek !

Bu Çiftlik hakkında…

  • Çiftçilik nasıl “cool” bir meslek haline geldi ?

  • Eğimli  bir arazide “tarım terası” nasıl kurulur ?

  • “Yalnız” çiftçilerin kurtuluş reçetesi olan TATUTA organizasyonu…

  • Ve bir ailenin şehre göç ikilemi…


 

♦ İstanbul’a 2 saatlik bir hızlı feribot uzaklığında olan Avşa Adası’nda; vazgeçmeyen, baba yadigarı toprağını terk etmemeye kararlı bir çiftçi yaşıyor.

Bazı insanlar soyadları ile mağdur, bazıları ise mağrurdur. Gürcan Durmazbilek kelimenin tam anlamıyla ikinci gruba girenlerden. Girit mübadili dededen miras Durmazbilek soyadı, topraktaki mücadelesine kalın karakterli bir imza niteliğinde..

Gürcan Durmazbilek eşi Filiz Hanım’la, Avşa Limanı’na bir kaç kilometre mesafedeki Yiğitler Köyü’nde yaşıyor. Kendi elleriyle yaptığı bahçe içindeki 2 katlı evinin tüm alt katını pansiyon olarak düzenlemiş. Avşa’da düzenli olarak yaşayan çok sayıda aile gibi Durmazbilek’ler için de pansiyonculuk önemli bir gelir kaynağı.. Burada hayat tam anlamıyla mevsimlere göre planlanmış durumda. Durmazbilek yazın, çiftçilik ve pansiyonculuk yaparken, biten yaz sezonuyla birlikte pansiyonculuğun yerini inşaat ustalığı alıyor.

“Buralarda taş ustası olmayana kız vermezlermiş” diye anlatıyor Gürcan Durmazbilek. O’na Giritli atalarından miras bir el becerisi bu..

Adına tarım terası denen ve tarihi İnka’lara kadar uzanan 25 dönümlük bu tarlanın Türkiye’de bir eşi daha var mıdır acaba ? Durmazbilek, “Bu tarlayı yapmak bir ömür” diyerek anlatmaya başlıyor.  Bu tarlanın hikayesi babası ile onun hikayesi aslında.

“Ben daha doğmadan önce babam buradaki taş ocaklarında kaldırım taşı kesiyormuş. Kesimden sonra herkes köye kaçtığında o buraya gelip ağaçları ile uğraşırmış. Ancak Ada’nın coğrafi yapısı eğimli olduğu için toprak erezyonla denize akıyordu. Babam da okuduğu İnka’lardan esinlenerek tarlaya taş taşımaya başlamış. Taşıdığı o taşlarla da bu taraçaları yapmış”

Arazinin denize kadar uzanan bölümünün yaklaşık olarak yarısı, Avşa Adası’na özgü granit taşlarıyla teraslandırılmış durumda.  ( • Avşa graniti Cumhuriyet sonrası İstanbul’un ilk genişleme hamlesine de tam anlamıyla zemin olmuş. Bugün Akaretler olarak anılan ve Beşiktaş’tan Maçka’ya çıkan cadde üzerindeki taşlar Ada’dan buraya taşınmış. )  Balkon diye de tabir edilen bu alanlarda bugün ağırlıklı olarak zeytin ekili.

“Buralar olduğu gibi keçi merasıymış. Hiçbir ağaç yoktu burada. Annem ile babam buraya geldiğinde beni ağaçlarda sallarlarmış zaten. Ben burada doğdum, burada büyüdüm. Bunların hepsini babam elleriyle ekti.

İlk zamanlar arazi bir üzüm bağıydı. Ondan sonra incir şeftali ve zeytin ektik. Bugün zeytin bahçede fazla çünkü diğerleri zeytin ağaçlarının arasında yaşayamıyor. Çünkü yer altı sularını daha fazla çekiyor. “

Yüksek granit kayalardan birinin üzerine çıkınca, söze dökülen emek daha bir görünür oluyor.  İnsanın hayal ettiği şey uğruna doğaya nasıl şekil verebildiğinin resmi bu arazi. Bugün o arazi içindeki tek yapıda “Komünist Ahmet” ile oğlu Gürcan’ın fotoğrafı asılı.

Arazinin her yanına sinmiş bu simayı da en iyi bu paragraf anlatıyor herhalde…

“70’lerde İşçi Parti’sinden Yiğitler Köyü muhtarlığı yapmış, bahçesinde, evinde dönemin pek çok sosyalist simasını ağırlamış, sürekli okuyan, okuduklarını köylüyle paylaşan, topraklarını satmasınlar diye misafirlere tiyatro sahneleten, elleriyle ilmek ilmek bir vaha dokuyan Komünist Ahmet”… *

*Yeşil Gazete – Bediz Yılmaz’ın yazısından…

DENİZDE BİR ÇİFTÇİ

Avşa Adası Akdeniz ve Karadeniz ikliminin tam kesişme noktasında.. Gürcan Durmazbilek de o kesişme noktasında biri… Çiftçi olduğu kadar kadar balıkçı da…  Hatta zamanında babası ile tartışmasına neden olacak kadar deniz tutkunu.

“Babam ile beraber bahçeye eşya taşıdığımız bir tane merkebimiz vardı. Bahçeye gelince merkebi bırakırdık elbette. O da karnını doyurmak diye kaç sefer bizim ekmeğimizi yedi.. Hadi öğlen üstü yemeğe oturacağız ekmek yok. Hemen giderdik  midye çıkarırdık denizden. Midye yerdik babamla beraber, doyururduk karnımızı.. Ya doğa doyuruyor aslında.. “

Gürcan Durmazbilek  bu kez  “Doğa uçuruyor “ diyerek sörf heyecanını anlatmaya başlıyor.

“Aşağı yukarı 43- 44 yaşında falan sörfe bindim. Müthiş bir şey. Doğa uçuruyor seni. Çok güzel bir şey. Her sene ilk bindiğimde kaslarım falan açılmamış oluyor.”

“Herhalde ben yaşlandım, artık binemeyeceğim” diyorum.

Ama ikinciyi biniyorum,  üçüncüyü biniyorum valla kendimi 30 yaşında falan hissediyorum sonra. Kısmet olursa 60 yaşına kadar bineceğim. Niyetim öyle.. ” •

Durmazbilek ailesi göçlere yabancı değil.. Gürcan Bey’in kızkardeşi Alev Mory, bir kaç yıl önce evlenerek Fransa’ya yerleşmiş. Halasının hemen ardından evlenerek adadan ayrılan ailenin büyük kızı Buket de bugün İstanbul’da yaşıyor. Kardeşi Nazlı ise yatılı olarak okuduğu Tekirdağ’dan ancak yazları dönüyor.

Gürcan Durmazbilek’in en büyük sıkıntısı da ailesinden verdiği bu göçler… Çünkü çiftçilik biraz da iş bölümü demek. Evet, aile bir arada olduğu zaman bu iş bölümünü sağlayabiliyor ve fakat bu artık yalnızca yaz ayları ile sınırlı…

Nazlı, “Benim bahçeyle çok aram yok” derken bir an önce arkadaşlarıyla buluşabilmenin sabırsızlığındaydı..

“Ama birlikte ileride eko-turizm yapacağız değil mi ?..”  diye soran babasına da cevabı net bir “Hayır” oldu.

“Kızlarım zamanın ışıklarına yeniliyor” diyen Gürcan Durmazbilek’in tüm bu sohbet sırasındaki “baba mirası toprağı devam ettirememe” endişesi çok açıktı.

Ama zamanının ışıkları kadar zamanın ruhu da sürekli değişiyor.

Devam eden sohbet, çiftçiliğe bakışın aynı aile içinde bile nasıl pozitif anlamda değiştiğini ortaya koyuyor.

“Babamız, çiftçi derken utanırdık. Yetiştirdiğimiz meyveleri satarken yüzüm kızarırdı” diyerek geçmişe giden Alev Mory, sonra, Fransa örneğinden yola çıkarak doğal ürünlerin öneminden bahsediyor.

Halasının zihin izleri Durmazbilek’in büyük kızı Buket’e de pazar mesailerini hatırlatıyor;

“Babamla mevye satmaya giderdik, ben arkadaşlarım görecek diye kasaların aralarına saklanırdım. Bugün düşününce ne komik geliyor”

Bunu söylemenin klişe olmayan bir yolu yok. Çiftçilik yapmak, toprakla uğraşmak kapı kapı dolaşıp yetiştirdiğin ürünleri satmak artık havalı bir meslek.

Beyaz motorunun arkasına bağladığı şeftali kasasıyla Avşa’lılardan gelen siparişleri adreslere teslim eden Gürcan Durmazbilek, tıpkı babası “Komünist Ahmet” gibi yerel bir kahraman.

O her ne kadar “Ben babamım gölgesinde kaldım” dese de, yaptığı dağıtımın Ada’nın tad hafızası olduğu ortada..

Bir zamanlar üzüm bağlarıyla dolu olan Avşa Adası’nda bugün tarım çok az yapılıyor. Ancak Gürcan Bey gibilerin direnişi bunu tersine çevirebilir.  Eko-turizm gerçekten Avşa Adası’nın geleceği olabilir.

Buğday Derneği’nin uzun zamandır devam eden gönüllü projesi TATUTA, doğal ve sürdürülebilir tarım konusunda Türkiye’deki en önemli havuz konumunda bulunuyor. Bu havuzda yıllar içinde müthiş bir bilgi ve insan birikimi biraraya getirilmiş. Şu anda TATUTA’ya kayıtlı 100’den fazla çiftlik bulunuyor. Ortak noktaları “ekolojik” olmak olan bu çiftliklerin çoğu Ege ve Akdeniz bölgesinde bulunmakla birlikte Doğu illerinde de azımsanmayacak sayıda üyeleri var.

2004 yılında faaliyetine başlayan TATUTA, yeni bir çiftliği bünyesine katacağı zaman, ön-tanışma sonrası mutlaka aday çiftliği ziyaret ediyor. Çiftliğin gerekli kriterleri yerine getirdiği sonucuna varılırsa, o çiftlik TATUTA havuzuna resmen alınıyor. ( Daha detaylı bilgi, telefonlar ve teknik detaylar için www.bugday.org )

Gürcan Durmazbilek’in büyük hayali  pansiyon olarak kullandığı evi ile birkaç kilometre mesafedeki bahçe arasında bir eko – köprü kurmak. Kendisi gibi doğa aşığı insanları çatısı altında toplayarak, bahçe işleri için  destek ve gelir elde etmek.

Marmara Denizi’nin en güneyindeki Avşa adasında yaşayan Gürcan Durmazbilek, bugün artık bir TATUTA çiftliği…

Bir Soru Sorun

yorum