Hayalim Bi' Çiftlik

Olamadık da Ölemedik de… – BODRUM

Şehirden kaçan biri neden Bodrum’u tercih eder ?

Bu Çiftlik hakkında…

  • Bodrum’un avantajları neler ?

  • İnek çiftliği kurmak zor mu ?

  • Çocuklu aileler için çiftçilik mümkün mü ?


 

♦ Yaz aylarında, ancak göç kavramıyla açıklanabilecek bir nüfus hareketiyle, bir buçuk milyon insana evsahipliği yapan, Türkiyenin adeta 5. büyükşehrine dönüşen bir ilçe Bodrum. Bu turizm cenneti, tatilciler ilçeyi terkettiğinde de burada yaşayan, yaklaşık 100 bin “eski şehirliye” ev sahipliği yapıyor.

Tüm yarımada aslında bu anlamda, alım gücü yüksek bireylerden oluşan büyük bir pazar anlamına geliyor.

20 dönüm üzerine konumlu Varvil Çiftliği’nin ekonomisi, Levent Erseven’in “kızlarım” diye çağırdığı 8 inekten elde edilen süt üzerinden dönüyor. Günde iki kez yapılan sağım sonunda elde edilen süt, Varvil mandırasında peynire ve yoğurda dönüşüyor.

“Başlangıçta sadece tarım ya da paralelinde bir şey yapmak kararındaydık. Bir yerde sera görüyoruz, duruyoruz, konuşuyoruz anlamaya çalışıyoruz seracılık nasıl bir şey. Bir ahır görüyoruz giriyoruz onunla konuşuyoruz. Deve kuşları görüyoruz girip onlarla konuşuyoruz, deve kuşu mu yapsak acaba diye…

“Organik tarım mı yapsak, yapabilir miyiz ?..” diye tüm seçeneklere bakıyorduk, hangisini severiz ve yapabilirizi anlamaya çalışıyorduk.

Benim için hayvan hadisesi biraz o geziler sırasında oluştu. Bir mandıra sahibi ile konuşurken böyle kolumu bir şey yaladı. Kocaman bir dil böyle irkile irkile dönüp baktım. O da geriye çekildi. Tadıma baktı benim aslında nasıl bir şeyim diye. O temas beni hayvancılığa yanaştırdı. Ben muhabbet seven bir insanım. İneğin o dil hareketi de bir muhabbetti. Benimle bir muhabbet yaptı o…

İneklerle sebze ya da ağaçların farkı; inekler aktif bir ilişki kuruyorlar sizinle.

Ama Kocaman hayvanlar, insan başta korkuyor hakikaten. Yani “bana boynuzu ile bir şey yapar mı, bana bir zarar verir mi ?..” diye korkuyorsun sonra fark ediyorsun ki aslında bu 450 – 500 kiloluk hayvanlar da senden korkuyorlar. İlk çekingenliğimi attıktan sonra, işin başındaki gerginlikle çok bağırınıyordum. Ama bunun lüzumsuz bir şey olduğunu, tam tersine bağırmadığınızda daha güzel bir ilişki kurulduğunu fark ettim. Ama tabi yeni bir inek alındı diyelim; ilk geldiğinde çok ürkek oluyor, tanımadığı bir yere gelmiş, özgüveni düşmüş ne olacak bilmiyor. Hırçınlık yapıyor işte orada çok dikkat etmek gerekiyor. Seveyim sakinleştireyim diyorsun o bile olmuyor.  O zaman bir avuç yem alıyorsunuz elinize, bu yolla bir ilişki kuruyorsunuz. Bence önemli olan güven.. Daha sonra da  sinirlenince bağırmamak gerekiyor yani o güveni zedelememek lazım.”

Çiftliğin sağım bölümünde bir üniversite amfisine sığacak büyüklükte bir kara tahta bulunuyor.

Her inek için yem – süt miktarını, bu tahtaya çizili bir tablo üzerinde kayıt altına alan Levent Erseven’in daha mutlu bir süt elde edebilmek için, ahıra Türkçe Pop müzik yayını yaptığını anlatıyor…

Hayvanlar “oynak müzik seviyor” diye açıklıyor ( ! ) Erseven bu durumu..

Yani onlar benim işçilerim gibi değil de farklı fiziki yapılarda ama bir tür arkadaş gibiyiz.  Gerçi hep kafama takılan şeydir; bu inekler “insanoğlu aman sütümü sağsın kendine yoğurt, peynir yapsın” diye üretmiyor sütünü. Kendi yavrusunu beslemek için yapıyor. Biz aslında çalıyoruz bunu böyle yerlere kapatıyoruz, sabah akşam sağıyoruz, o sütleri satıyoruz. Orada öyle bir çelişki var. Bundan kaçamıyorum çünkü ben de bir şekilde onun içerisindeyim. Ama en azından onlarla şu ortamdaki ilişkimde kendimi daha üstün, yukarıdan bakan bir duruma düşürmek istemiyorum. Bir şekilde onlar bana teslim olmuşlar. Ben de bir şekilde elimden geldiğince onları mutlu etmek zorundayım. Sütü az da verseler mutlu etmek zorundayım çok da verseler mutlu etmek zorundayım.  Bana çok bağımlılar, kızlar derken biraz o. Benim bir oğlum bir sürü de kızım var. Oğlum da ben eve peynir getirebilirsem karnını doyuruyor. Ben ipad alabilirsem oynayabiliyor. Kızlarımın da ona benzer bir şeyleri var”

Varvil Çiftliği’nde üretilen süt ürünlerinin, yetiştirilenlerin müşterilerinin tamamı, Levent Erseven gibi Bodrum’da yaşayan eski şehirliler. Erseven haftada 3 gün, ’81 model siyah bir Murat 131 ile Yarımada’nın tamamına yayılan bir servise çıkıyor. Arka koltuğu tamamen sökülmüş olan bu araca yerleştirilen kilolarca süt, çömleklerle servis edilen nefis mandıra yoğurdu, bir gece öncede alınan siparişlerle tek tek adreslere teslim ediliyor.

Bodrum’un içinden başlayan bu dağıtım turu, Bitez’den Yahşi’ye, Turgutreis’e kadar saatler süren bir yolculuğa dönüşüyor.

“Levent Ağa” ise ilk dağıtım turlarında çekingenlik yaşamamış. Bodrum’da çok fazla İstanbullu’nun bulunması bu anlamda avantajına olmuş. Varvil’in ilk müşterileri de Erseven’in Yarımada’da hali hazırda yaşayan arkadaşlarıymış.

Bodrum’un bir artısı daha…

“TAM BİR ŞEHİR İNSANIYDIM”

Levent Erseven ismi Beyoğlu-Kadıköy hattında bir zamanlar gerçek anlamda bir efsaneymiş. Halen ayakta olan Stüdyo İmge yayınlarını kuran Erseven, 90’lardan 2000’lere dek Rock müzik yayıncılığı denince akla gelen ilk isim olmuş, yayıncılığın yanına restorancılığı,bar işletmeciliğini koyduğunda da kimse şaşırmamış.

Sonra bir gün, tüm o geniş çevreye, “Levent inzivaya çekildi” haberi yayılmış.

“Hakikaten tam bir şehir insanıydım..” diye anlatıyor Levent Erseven.

“İstanbullu’yum, ismim bile Levent’te doğduğum için Levent. Şimdi tam tersi bir şey yaşıyorum. Şehirden çok sıkıldım onun için buraya geldim gibi değil de, buradaki tarımla uğaşmaya başladıkça şehirle aram daha çok koptu. Yani gelme sebebimden ziyade geldikten sonra burası daha çok çekti beni.

Bir de dedemin çok etkisi oldu bende diye düşünüyorum. Dedemin çocukluğumda masada anlattığı hikayeler hep tarım ile ilgili hikayelerdi. Herhalde dedemin ruhu da çağırdı biraz beni gibi geliyor.

Tarım, toprak hikayeleri ile büyüdüm ben. Dedemin Harran Ovası’nda işte buğday ekmesi.. Adana’da pamukçuluk yapması.. Oradan  Atatürk Orman Çiftliği.. Hep böyle hikayeler anlattı dedem bize. Hiç savaş hikayeleri anlatmadı.

“Ben bilmem kaç harbinde” hakikaten hiç demedi. Hep böyle tarım ile ilgili hikayeler anlattı. O da alttan alta besledi diye düşünüyorum.

“Yayıncılık benim hakikaten çok severek ve çok keyifle yaptığım bir işti. Yani babam beni bir yayıncının yanına verdiği için yayıncı olmadım.  Hakikaten yayıncı olmaya böyle daha lisede karar verip oradan hep aslında ona varmaya çalıştım. Bence eğlenceli kitaplar da çıkarttım. İşte müzik edebiyat şiir ağırlıklı bir yayıncılık yaptım. Ders kitabı falan hiç basmadık. Hiç aklımıza bile gelmedi. “Niye vazgeçtin” sorusu gelince de, yeterdi herhalde ya 20 yıl. Çok keyifli bir 20 sene, çok güzel insanlarla geçti. Ama bir yerde bitti”

Ama nerede bitti ? Cevabın tek bir sebebe bağlanamayacağı bir soru bu…

“Beni galiba en çok bunaltan şey oldu; ’80 sonrası o İstanbul’daki o büyük değişim ile birlikte ben böyle ince ince rahatsız oluyordum. O böyle anılarınızın olduğu yerler vardır ve o şehirle bütün bağınız da aslında odur. İşte denize girdiğiniz yer, bir gün birden beton olur.

Mesela o Kandilli’deki Sevda Tepesi.. Artık gidemediğiniz bir yer orası. Ama mesela düşünsenize bir sürü Türk filminin afişidir orası.. Hepimiz bir kere mutlaka oradan gidip bir boğaza bakmışızdır. Gidin şimdi yok orası kapalı bir yer. Yani ben gittikçe şeyi hissetmeye başladım. Çocukluk ya da daha gençlik anılarımla ilgili pek fazla bir şey kalmadı. Bu da çok anormal değildi, şehir çok hızlı büyüyordu. Evet, demek böyle de bir ihtiyaç da vardı ki oldu ama o büyümede ben tutunduğum şeyleri kaybettim.  Sadece tabi o mekan değil, o hızlı değişim aynı zamanda insanlar arasındaki ilişkileri de çok eski eskitmeye başladı. Aynı şehirde 30-40 yıl yaşıyorsun sonra bir süre sonra görüşememeye başlıyorsun, aralar açılıyor.  Ben bunu böyle “ne kadar fena şehir oldu, her şey korunsun kalsın” diye söylemiyorum. Ben artık İstanbul’da olmadığıma göre açıkcası çok da umrumda değil neyin korunup korunmadığı ben artık buradayım. Burasının korunması beni daha çok ilgilendirir hale geldi. Artık İstanbul’da yaşayanlar biraz da neyi koruyacaklarını düşünecekler.

Levent Erseven sık sık burnunun ucuna kayan gözlüklerini düzelterek anlatmaya devam ediyor… Hayalim Bi’ Çiftlik diyen herkesin en büyük korkusu “ya yapamazsam” olmalı…

“Tabi biraz da korkuyla geldim. Hiç bilmediğin bir hayata geliyorsun. Yapabileceksin misin, yapamayacak mısın? Geriye dönmek var. İşin gurur kısmı var anlamında söylemiyorum ama tekrar sıfırdan başlamak, eğer burada yapamayıp geri dönmek zorunda kalsaydık, onu kaldırabilir miyim korkusu vardı.”

Erseven, 14 yıl önceki kopuşu anlatırken, çiftlikle yaşıt olan oğlu Deniz de bunları ilk kez dinliyor olmalıydı. 2.5 aylıkken Bodrum’a gelen Deniz’e bakınca, en son bir çocuğun elinde ne zaman ok gördüğünü gerçekten hatırlayamıyor insan…

Çocuklu göç, söz konusu kırsal yaşam olduğu zaman, bu yola çıkmayı düşünen çiftlerin kafasındaki en önemli engellerden biri olmalı..

Şehrin bazı konforlarından uzaklaşmak o kadar kolay değil mi ? Yoksa bir zamanlar yalnızca şehre ait görünen konforlar hızla kırsala mı yayılıyor ? İkinci şıkkın kentlerden göçü hızlandırdığı sonucuna ulaşmak hiç de zor değil.

PEKİ SÜTÜ NASIL SATIYOR ?

Levent Erseven, “Peki bu dağıtım sizı geçindiriyor mu ?.. “ sorusunu, bu yöre insanının bir deyişi ile yanıtlıyor…

 

”Olamadık da, ölemedik de” yanıtı Varvil çiftliğinin bugününü en iyi özetleyen söz olsa gerek. Bir turda kazandığını haftaya vurduğumuzda, çıkan rakam, asgari ücretin biraz üzerinde bir gelire karşılık geliyor. Ancak çiftliğin döngüsü içinde elektrik, su, yem, veterinerlik hizmetleri gibi çok önemli maliyetler var.

“Olamadık da, ölemedik de” derken Levent Bey tüm o hesabı bir cümleye indiriyor.

Varvil Çiftliği’nin ekonomik sorunları kuruluş yıllarına uzanıyor. Erseven, ilk kuruluş aylarındaki aşırı yatırımın büyük zararını görmüş. Her inek için ayrı ayrı makineli üretim fikri, çiftliğin neredeyse ilk yılda sonunu getiriyormuş. Erseven’i dinlerken deneme-yanılmanın bu tür yatırımlarda asıl belirleyici olduğu ortaya çıkıyor. Bu yola girmeyi hayal edenlerin, özellikle işin öğrenildiği ilk yıla büyük dikkat göstermesi gerekiyor.

15 yıllık bu çiftçi köylü ile olan ilişkisini anlatırken yeniden o yıllara gidiyor.

” Klasik şehirlilerin arazi aldıklarında yaptıkları ilk şey benim de ilk yaptığım şey oldu. Teli çektim. Duvar yapmadım Allah’tan ama hemen teli çektim. Yani aman köpeğim çıkmasın onların köpeği girmesin. İneği zeytinimi yemesin diye hemen bunu yaptım. Halbuki köylüler çit çekmezler, problem de çıkmaz. Ama biz şehirden kalan bir alışkanlıkla hep alanımızı belirlemek isteriz.

Sen insanlarla tanışmazsan, muhabbet etmezsen, onlar seni yalnış tanımaya sen onları yalnış tanımaya devam ediyorsun. Bizim köyde de öyle oldu. İlk başlarda bu adam kaçık ya da bir başka art niyeti var diye düşünüldü.  Bu adam güneşin ortasında ne yapıyor, ya kaçık ya da böyle karanlık bir işler yapacak diye düşünülmüş. Bana hep böyle bir şüphe ile bakıldı. Hatta konuşulmuş kahvede de bununla ilgili.

Yani başta şüpheleniyorlar sizden ama konuştukça ne olduğunu hakikaten çok iyi biliyorlar. Siz üçkağıtçıysanız da çok sürmüyor onu anlamaları. Zaten işte o muhabetler arasında şey çıkıyor ortaya; onlar seni tanıyor sen onları biraz tanıyorsun.  Köy toplumu dediğimiz, bizden farklı değil. Çok iyileri var, normalleri var, inanılmaz üçkağıtçıları da var.

Ben de onlardan değilmiş gibi davranmadım. Düğünlerine de gittim kahve de muhabbet de ettim. Oturup onlara “hayır siz yanılıyorsunuz o öyle değildir” diye açıkçası çok ders vermeyede kalkmadım.

Hatta hayvancılık ile ilgili bir şeyler öğrendikçe arada, yanlışlıkla hala doğru olduğunu bildiğim bir şeyi söylediğimde, böyle azarlandığım da oldu.

“Daha sen buraya geleli 2 sene oluyor , biz babadan hayvancıyız sen ne anlarsın” diyen bir amca da oldu.

Bütün her yerde de bu böyle değil mi ? Bir şey öğrenmek isteyen insan zaten soruyor onunla zaten oturup konuşabiliyorsunuz. Bir şey öğrenmek istemeyene sizin zorla bir şey anlatmanız zaten mümkün değil.

Böyle bir yere yerleştiğinizde birinci kıstas siz onlara ne kadar yaklaşmak istiyorsunuz. Gidip sen o bakkaldan alışveriş ettiğin sürece, o kahvede oturduğun sürece, onlarla çay içtiğin sürece zaten sizi çok fazla dışlamıyorlar. Biz de tabiki onlardan pratik şeyler öğrendik. Ama onlar da bizden çok şey öğrendi. Mesela hayvana nasıl bakılması gerektiğini öğrendi. Dededen kalma yöntemlerle şimdi hayvan beslemeleri çok zor çünkü dededen kalma yöntem dededen kalma inekler için geçerliydi. Artık dededen kalma inek yok. O şekilde ona bakıp ondan verim alamazsın. Şimdi herkes gayet iyi. O lasyonları uyguluyorlar bol süt alıyorlar. Bol süt demek bol para demek. insanlar para kazandıkça daha mutlu oluyorlar. Ondan sonra da senin onlara zarar verecek biri olmadığını anlıyorlar.”

Burada söze Varvil Çiftliği’nin diğer yarısı olan Vehbi Öztürk giriyor;

“Bir şeyi unutma kapıyı hiçbir zaman kapamadık. burada sahiden toprağı olmayan insanlara ufak ufak bahçeler verdik. Geliyorlar kendi sebzelerini yetiştiriyorlar biz onlardan hiç bir şey talep etmedik. Bu ilişkiyi kuruduğumuz zaman tabi ki size farklı bakıyorlar. Buraya istanbul’dan gelip çiftlik kuran insanlar, genelde yüksek duvarlar yaparlar, kapıları da kapatırlar”

Bugün, Mumcular köyüne bir kaç kilometredeki Varvil çiftliğinde, Erseven’in en büyük yardımcısı 2011 yılında buraya taşınan Vehbi Öztürk.. İkilinin İstanbul’da yayıncılık hayatında başlayan arkadaşlıkları bugün Bodrum’da devam ediyor. Kesin çizgilerle belirlenmiş bir iş bölümüne dayanmayan günlük rutinlerinde, Levent Erseven ağırlıklı olarak ahırlarla ilgilenirken, Vehbi Öztürk, bahçe ve mandıra işleri ile ilgileniyor. Özellikle yazın güneş altında süren bu mesai gerçekten fiziki olarak zorlayıcı.

Erseven, “Vehbi biraz tank gibidir, sabah çıkar, akşama kadar tek tek bitireceği işleri tamamlar” derken, aslında aralarındaki farkı anlatıyordu bize..

Çizgi romanlarının eşlik ettiği öğle uykularını öven, artık buranın zamanına göre yaşayan, şehir disiplinini geride bırakmış bir adam vardı karşımızda..

Buraya ilk geldiğimizde bir su deposu yapılması gerekiyordu. Ben de o sırada burada olmayacaktım.Yapacak olan ustaya iki ya da üç defa söyledim;

“Bak borular karşı karşıya gelsin ki sonra ikisini birbirine bağlarken problem çikmasın.”

Aa bir geldim üstteki boruya dikkat bile etmemiş. Bağlamak mümkün değil. O kadar sinirlendim ki çağırdım onu buraya. Sinirli sinirli “ne yapmışsın” diye bağırındım.

Aradan iki sene geçtikten sonra bir gün bana “Sen o gün benim kalbimi kırdın, biliyor musun” dedi.

“Neden” dedim.

“Sen bana o gün lüzumsuz bir şey için bağırdın” dedi..

Hakikaten sonra “lüzumsuz” olduğunu söylediğinde şöyle hissettim; ya biz o problemi çözdük gerçekten…

Metalle değil de hortumla çözdük. Yani hakikaten kavga çıkarmamı gerektirecek bir şey değilmiş. Yani aslında hayat o kadar kasmaya da değmez bir şeymiş.

Burada insan yaşadıkça şeyi görüyor; Ağaç dümdüz değil. Yol yamuk, dağ eğri.. Tabiat birbirine paralel doğrulardan oluşmuyor. Yamuk borular birbirlerini buldular. Problem de çözüldü..

Levent Erseven, Bertrand Russel’ın Nobel ödüllü kitabı, “Aylaklığa Övgü”nün Bodrum’da vücut bulmuş haliydi.

Bir Soru Sorun

yorum