Hayalim Bi' Çiftlik

Çay Her Şeydir… – ARTVİN

Bi’ Çiftlik kuracaklar korkmayın: Artık teknoloji, iletişim kentlere ait bir olgu değil.

Bu Çiftlik hakkında…

  • Çay neden her şeydir ?

  • Artvin’in dağ köyünde bir Brezilyalı ile Borçkalı nasıl buluşur ?

  • “Karadeniz’in romantizmi 3 gündür”


 

♦♦♦Karadeniz’in gerçekten bağımlılık yapan  bir coğrafyası var. Tüm çarpık yapılaşmaya, mütecaviz müteahhitlere karşın doğa bir yolunu buluyor. Oralı olanın, oraya bir kere uğrayanın aklında, silinmesi güç bir iz bırakıyor.

Karadeniz’in şiirselliğinin bilimsel bir açıklamasının olması kimseyi şaşırtmayacaktır. Bilim adamları, yağmurun toprakla buluşmasından sonra ortaya çıkan kokunun sentezine geosmin yani doğanın soluğu ismini vermiş.

O kokuyu tüm yıl içine çeken biri Yaşar Topal…

Topal, Hemşince ve İngilizceyi birleştirerek  “Çiftepugar Tea Farm” dediği çiftliğinde, 80’ini çoktan devirmiş olan babası Cemal Topal ile birlikte yaşıyor.

Laz’lardan sonra Karadeniz bölgesindeki en büyük etnik topluluk Hemşinliler.

Hemşin nüfusunun Türkiye’deki iki kolu Batı Hemşin ve Doğu Hemşin olarak adlandırılıyor. Nüfusu 200 bine yaklaşan Ermeni asıllı bu etnik topluluk, bugün, Batıda Rize bölgesi, Doğuda ise Artvin’e bağlı Hopa ve Borçka çevresinde yaşıyor.

Çiftepugar yani çiftepınar ismi de köye yüzyıllar önce yerleşen Doğu Hemşinliler tarafından verilmiş. Köyün hemen girişindeki su kaynağı bu ismin nedeni.  Yine köyün hemen girişinde bulunan cami, buradaki Hemşinliler’i sınırötesinde ( Abazya ve Kuzey Kafkasya ) yaşayan hristiyan akrabalarından dini anlamda ayırıyor.

Artvin insanının bu denli hoşgörülü olmasının bir nedeni de bu akrabalık olmalı.

Yaşar Topal’ın kefil olduğu bir tolerans var Borçka’da..

“Burada kimin kapısını çalsan, kapıyı açar, beklemediğin ölçüde kabul görürsün, ağırlama görürsün.” diyor Topal yaşadığı coğrafyadan emin.. Hemen sonrasına da hikayeyi yapıştırıyor;

Japon bir kız gelmişti misafirliğe. Çok ilginçti Borçka için tabii.. Misafirliğe gelen insanlara her zaman çok vakit ayıramıyorum.

Ona dedim; “Sen sonra gel, ben kafemi açıcam.”

O da “Nasıl geliceğim, dolmuş yok” dedi.

“Ya geç yola bir araç getirir seni, bir şey olmaz” dedim.

Japonlar bizden utangaç, “yapamam yapamam” diyor.

“Yaparsın “dedim. Bir baktım gelmiş “ilk otostopumu yaptım” diyor.

Dedim; “N’olacak, kim sana ne yapacak seni araştırırlar kimlerdensin, kime gidiyorsun?.. Yardımcı olurlar.”

Şimdi Borçka’da ne zaman yabancı görseler “bu Yaşar’la alakalıdır” diye bana getiriyorlar. Ama hepsi benimle ilgili değil tabii..

Bunu söylemek abartmak olmayacaktır. Tüm Borçka çevresinde merkezinde Yaşar Topal’ın olduğu mini bir devrim yaşanıyor. Topal’ın “tea farm”ı adeta butik bir otel gibi hareketli. Hopa’ya  20 kilometre mesafede olan yaklaşık 500 rakımlı bu dağ köyünde Japonya’dan Brezilya’ya kadar konuklar ağırlıyor Topal.

Tüm dünyadan misafirlerine anlattığı bu hikaye, özellikle Borçka’da eşine çok az rastlanır türden…

İlkokula kadar Borçka’da okudum. Bizde bir iki üçü bir sınıfta bir hoca okutuyordu, dört beşi başka bir hoca okutuyordu. Sonra bir yatılı okulda okudum üç sene. Ondan sonra liseyi Hopa’da okudum.  3 yıl liseyi bitirdikten sonra üniversite sırası geldi.

O zamana kadar hep köydeydim. Şehir hayatıyla orada tanıştım. O zamana kadar erik ağaçlarında, fındıklarda, çaylarla, ineklerle, köpeklerle, tavuklarla derken sonra şehir hayatına geçiş başka bir geçiş oldu.

Ankara’da burslu İngilizce İktisat’ı kazandım. Üniversite şehrin kapısını açtı bana.  Hazırlıktaki İngilizce biraz zordu. Hemşin dili var, Türkçe var, bir de üstüne İngilizce ekledim. Kafam karıştı. Ondan sonra üniverstiye başladım, ilk iki yıl çok iyiydi ama sonra kafamda soru işaretleri olmaya başladı. Bir işe girip, emekli olana kadar çalışmak fikri beni korkutuyordu. Her şey çok belirli olmaya başladı. Kitaplarım elimden bırakmıyordum ama özel bir şirkette yükselmek falan, ben o tarz programlı bir şeylere gelebilecek yapıda bir insan değildim yani. Şehirde bir döngünün içinde olduğumu hissettim. Başka bir şey yapamadığımı fark ettim. Bir apartman dairesinde yaşıcam, o dairenin ihtiyaçlarını karşılıcam ve onun için yaşıcam. Şehrin kendi döngüsü var. Herhalde orada bekleyen bir evlilik olurdu.

Buraya dönüşüm kesin bir inziva hayatına dönmüşüm gibi değil kaçtım ordan da değil. Öyle gelişti. Borçka da kolay bir karar değil düşünüyorum, şehirdeki yaşayan arkadaşlarımın bakış açısından baktığımda çok zor bir karardı. Aslında o kadar da çok abartılacak bir şey de değil. Heryerde yaşanılabileceğini düşünüyorum.

Şehirde yaşayan insanların en büyük korkusu, köy evinden dağ evinden, küçük kasabadan korkmaları.. Ben köylerde daha büyük zenginlikler olduğunu düşünüyorum.  Yaşar nerdeyse aynı Yaşar. Nerede keyif alıyorsa mutlu oluyorsa orda olmalı yani.

İnsanlar şehri terkederken yalnızca trafikten, kalabalıklardan kaçmıyor. Çizilmiş bir geleceği elinin tersi ile iterek, köy yaşantısına geri dönenlerden biri Yaşar Topal…

Ama dönüş motivasyonu konusunda ne kadar netse, “Karadeniz’in romantizmi 3 gündür” derken de o kadar net.  Bu önemli bir cümle gerçekten. Buralı olan birinin ağzından duyulduğunda üstelik daha anlamlı oluyor.

“ÇAY HER ŞEYDİR”

Türkiye’de üretilen çayın yaklaşık yüzde 30’unun ekildiği Artvin, çayın bu topraklardaki tarihi aynı zamanda… İlin 3. büyük ilçesi olan Borçka, 1924 yılında, Rize ile birlikte, çayın ilk kez kanunla ekildiği yer olmuş…

Sürgün yani hasat Artvin’in çay köylerinde, Mayıs, Ağustos ve Ekim olmak üzere senede 3 kez yapılıyor.

Köyün hemen girişindeki evden yaklaşık bir kilometrelik yürüyüşle Topal ailesine ait, 20 dönümlük çaylığa ulaşılıyor. Bu kolay bir yolculuk değil…. Çünkü çaycılık bu coğrafyada biraz da dağcılık demek.

Ama çay bitkisi öylesine güçlü köklerle toprağa sarılmış ki, yalnızca bir tanesi belki 10 insanı ayakta tutabilir.

“Normal bir insanın yürümekte zorlandığı yerlerde biz torbalar taşıyoruz. Çünkü burada yaşam buna bağlı. Çayın olmadığı yerlerde ekonomik sıkıntı çekebilirsin. Çay en önemli destekçi.. Burada her evdeki ocak, ateş, çorba çay üzerinden kaynar. Çok önemlidir bunu becermek gerekiyor burada yaşamak için.

Burada hayat, çay yaprağı üzerine kurulu. Kimisi sanatçıdır, doktordur. Bir başkası devlette bir yere gelmiştir. Ama çıkış noktası çay yaprağıdır. Babası çay parasıyla okutmuştur onu. Çark oradan dönmüştür.

Çay yaprağını çayın üstünde bırakmamak lazım onu iyi planlıyoruz. O dönemi önceden torbasını makasını alıcısını havasını yağmurunu iyi hesaplıyoruz. O dönem çok zor oluyor. İlk olarak sana yardım edecek insanları bulman gerekiyor. Benim olduğum yer fiziksel olarak zor bir yer. Babamla ikimiz belki yirmi güne toplarız. Alıcılar da bunu beklemiyor. Bir hafta, on güne bitirmen gerekiyor.

Yardımcılarla sabahın dört buçuğunda beşinde kalkıyoruz. Çayı çok erkenden toplaman gerekiyor ki güneşi görüp daha fazla sıcaklık olmasın o zaman çay hem kilo kaybediyor, hem alıcı problem çıkarıyor. Yanmış bir çayı hiçbir yerde satamazsınız. Ne kadar makas vurursan o kadar topluyorsun ondan sonra onu torbalara doldurup aktarma hattına taşıyorsun.

Bizim fabrikayla aramızda kesinti var.  Yetiştirdiğim tohumun çay bardağında ulaşmış halini göremiyorum. Bazen diyorum; hangi kahvede, kim ne sohbeti yapıyordur acaba ?

Ya da “hangi evde kim benim çayımla, ne sohbeti yapıcak” diye düşünüyorum.

Acaba güzel bir anda mı içiliyor ya da söylenmesi uzun süre beklenmiş bir cümleye eşlik mi ediyor ?

Ya da belki stresli bir ortamı keyiflendirecek bir yerde sofraya koyuluyor

Toptancıya çayımı  “hadi hayırlısı, iyi sohbetler” diye veriyorum.”

Dünyada, üzerine kar düşen tek çay Türkiyede, bu coğrafyada yetişiyor. Beyaz örtü hiçbir kimyasal mücadeleye gerek bırakmayacak şekilde koruyor çayı. Kışın 4 metreye kadar ulaşabilen bembeyaz kar, buranın suyunu da çayını da çok özel yapıyor.

Yaşar Topal’ın hayali de bir gün yetiştirdiği çayı “Çiftepugar Tea” ismiyle masalara koyabilmek. Topal’ın Borçka ilçe merkezinde bulunan Çamlıbahçe ismini verdiği çay bahçesi bu hayalin gerçekleşeceği yer olabilir.

Hiç programda yoktu çay bahçem olacak diye ama daha önce Ankara’da çalıştığım alkollü bir yer vardı. Döndüğümde burada da alkollü bir yer düşündüm önce.  Ama sonra daha küçük bir şey yapmak istedim ve burayı gördüm. Borçka’nın en güzel yerinde ağaçların altında oturup çay içebileceğin bir yer burası.

Küçük küçük başladım. Öyle çok büyük concept’i olan bir yer olsun istemedim. Parça parça daha ne kadar güzelleştirebilirim ? Buraya yaptığım her şeyi insanları dinleyerek yaparım. Çünkü Borçka’da beş yaşındaki çocuktan yetmiş beş yaşındaki ihtiyara kadar çok değişik profil görürsün.

Burası sayesinde beş yaşındaki çocuk, koca cüzdanından para çıkarıp “bana şundan ver”diyor.

Kafem olmazsa o çocukla iletişimim olmayacaktı. Kimseyi bilemeyecektim.

Kar marjı en yüksek olan esnaf çaycılardır. ” diyerek tüyo da veriyor Yaşar Topal;

“Çaycılar en çok parayı kazanır. “

BORÇKA’DAKİ NEW YORK

Çamlıbahçe’nin ilk bakışta dikkat çeken iki özelliği var. Odun ateşinde pişen çay ve o çayı içerken izlediğiniz duvar resimleri. Kafenin kapalı bölümü misafirlerin duvara bıraktığı izlerle dolu.

Japonca, Malayca, Yunanca yazılar… Onlara eşlik eden resimler, elle çizilmiş büyük bir dünya haritası. Bunların hepsinin arkasında ise kanepe-sörfü olarak çevirisi yapılabilen, “couchsurfing” adlı oluşum var.

Ücretsiz konaklama ve konukseverlik esasına dayali bu sosyal paylaşim platformu, bambaşka bir kapı açmış Yaşar Topal’ın hayatında.

Aslında başlangıçta yalnız ve arkadaşsız hissediyordum. Ankara ve İstanbul’daki arkadaşlarım, klasik, “biz seni yalnız bırakmıyacağız” dediler.

Ama baktım öyle bir şey yok. Gelebilme durumları yok. Couchsurfing o boşlukta girdi hayatıma.  Üye olduktan bir sene sonra ilk kez gelen mesajları kontrol ederken, biri yaklaşık 1 sene önce mesaj atmış.

Üç İngiliz ve bir İspanyol “tea farm’ını görmek istiyoruz” demişler.

Düşünmeye başladım “böyle bir şey olabilir mi ? İspanyollar köyüme gelecek !

Hayal ötesi gibi geldi ama telefon numaramı ve adresimi verdim. Haftalar sonra gecenin bir yarısı aradılar.

“Biz Borçka’ya geldik” diye..

Gittik arabayla aldık. Vegan olduklarını söylediler, sadece zeytin ve peynir verebildik. Ama sanki daha önceden tanışıyormuş gibi çok çabuk kaynaştık.

Üç dört gün burayı gösterdim sonra gittiler. Ve baktım ki böyle bir şey gerçekten olabiliyor.

Sonra bir Alman çift mesaj attı;  “biz de gelmek istiyoruz” diye.

“Tamam” dedim. “Siz de gelin”

Onlarla çok kaynaştık. Türkçe şeyler anlatıyorum tea farm’ı anlatıyorum. Çok mutlu olduklarını ve bu buluşmalardan çok keyif aldığımı fark ettim.

Brezilya’dan bir arkadaşım gelecekti. O ilk geldiğinde çok çekinceleri vardı.  Emin olamayıp arkadaşına mesaj atmış “Karadeniz’e gidersem nolur” diye.

Alman arkadaşı, “Yaşar seni kabul ettiyse, Karadeniz büyük bir fırsat” demiş.

O Brezilya’da kendi çay bahçesini oluşturmak hayalindeydi. Ben ona bir ay boyunca Türk kültürünü ve çayı anlattım. Ben ona ekstra bir şey harcamadım. Sadece bir kap fazla sofraya koydum. Şimdi Brezilya’da bizi anlatacak.

Brezilya ve Çiftepulgar; bu arkadaşlık mümkün artık. Bu oldu, gerçekleşti. Sadece farklı şekilde düşünerek bunu gerçekleştirmek mümkün.

Düşünün Macahel’li bir çocuk, İspanyol bir çocukla tavla atıyor. Bu ikisinin Borçka’da bulaşabileceğini gördüm. O çocuğa bunu fark ettirmek, burada olmam için bir neden.. Bir gün o Macahel’li merak edip, belki İspanya’ya gitmek isteyecek.

Dünya artık bir harita parçası kadar.

Bugüne kadar 50’ye yakın insanı Borçka’da köyümde. evimde ağırladım.

Mesela New York’dan gelen bir arkadaşım vardı. Gitarıyla dünyayı dolaşıyordu. Onu Borçka’daki gençlerle buşuşturdum. Onlara bestelerini çaldı.  Sonra bir sahne yapayım dedim. Couchsurfing’le gelen böyle yetenekli insanlar varsa çalsınlar, çay eşliğinde müziklerini dinleyelim. Sonra kütüphane oluşturalım dedik. Her gelen kitap getirsin dedik. Derken duvarlara resim yapma olayı başladı.

Kafenin her yanı bu misafirliklerin, paylaşımların izleri ile dolu. Yaşar Topal’in hikayesi, şehirden uzaklaşmanın, ıssızlaşma çabası olmadığını ispatlıyor bir kez daha…

Aksine tüm bu başına gelenler, kurduğu arkadaşlıklar yaşadığı coğrafyayı paylaşma çabasının sonucu..

Yunanlı doktorun gelip benim evimde kendi yemeğini yapması, benim ona buranın yemeğini yapmam, paylaşmamız, dünya ekonomisi, dünya siyaseti konuşmamız.. Bunu burada yapabiliyorsam çok fazla değişen ne olabilir ki İstanbul’da.

Bu yolculuklara çıkmayı hayal eden şehirli binlerce kişinin farkında olmadığı bir gelişim yaşanıyor kırsalda. Artık teknoloji, iletişim kentlere ait bir olgu değil.

Çiftepugar camisinin dış cephesine monte, kablosuz internet modemi, bunun, tüm bu belgesel yolculuğu boyunca karşılaştığımız en iyi kanıtıydı. Üstelik izine çıkan imam modemi kapattığı için çekim gücünü test edemesek de…

Artvin tepelerinde şahit olunan döngünün tarif edilmesi gerçekten güç… Göz hizasından bulut akışının izlenebildiği kaç yer vardır acaba…

Karadeniz, ziyaretçisine tüm şiirselliğini sunuyor. Ama bu doğada kalıcı olmak için gerçekçi olmak da gerekiyor.

“Buralara yerleşmek isteyenler, üretim üzerine bir şey kuracaklarsa Karadeniz’i düşünsün. Çünkü her mevsim burada bir üretkenlik var. Bodrum’u bilmiyorum ama tüketim üzerine düşünüyorsa Karadeniz zor bir yerdir. Şehire yakın olucam derse bilemiyorum, çünkü Karadeniz’de bir süre sonra romantizm bitiyor.

Üretim üzerine düşünüyorsa bir ev kuracak sonra bir şeyler daha yapmaya başlayacak. Üretkenliğin ortasına gelecek; meyve ağaçlarının, fındığın, çayın, fasulyenin, balın ortasına gelecek.

“Bulutların nemlediği tepeliklerden birinde bir evim olsa” diyen binlerce insanın altını çizmesi gereken cümleler bunlar.

“İnsanlar gelmeli” diye düşünüyorum. Gerçekten bir şeyler yapacaksa, bir şeylerden rahatsız olmaya başlamışsa bu tarafa gelsin. En kötü kuşların sesini dinler, baharı izler, kışı izler. Başka şeylerin farkına varır.

Kolay bir doğa değil sürekli yokuş iniliyor yokuş çıkılıyor ama ayrı bir keyfi var onun da.

Yaşar Topal’ın sırtında bir çuval çayla, 40 derecelik tepelikteki taşıma hattına ilerleyişi, birçoklarını pes ettirecek güçlükte…  Ama aynı çaylıkta insana çok iyi gelen bir şey de var.

Bu ancak diz boyundaki o yeşil dalların arasında yürüyünce anlaşılıyor.

Düşürmeyen, toprağa bağlayan bir güç var Artvin’in çay tepelerinde…